26 Şubat 2011 Cumartesi

SON KESTANE AKINTISI (Değerli arkadaşım M.Hayri Ilgın dan )

Bir Bursa Masalı:                        SON KESTANE AKINTISI

(Tür olarak, yapma ve fabl olan bu masal bir zamanlar Bursa’nın en güzel köyleri olan Değirmenli kızık ve Fethiye kızık köyleri ile buraların sakini Kızık’lara ithaftır.)
Yedi güzel kız ilk padişah Osmanbey’in emriyle Oğuz boylarından Bozok’ların, Kızık kolunun, Yıldızhan soyundan yedi gence gelin edildi. Böylece Karakeçili’ler ile Bozok’lar arasındaki geçimsizlik önlenip, barış sağlandı. Yedi Kızık aileye o zamanlar Keşiş dağı denilen Uludağ’ın sırtları ile ova arasındaki yamaçlardan yurt verildi ve yedi Kızık köyü kuruldu. Böylece bölgede 11 köy oldular.Bursa’yı kuşatmış bulunan Osmanbey’e çok yardımları olan bu Kızık köylülerine oğlu Orhan bey buraları ebedi yurt olarak bağışladı. Osmanbey’in ömrü fethi görmeye yetmemişti.
Kentin güney doğusundan başlayıp ve doğu istikametine uzanan bu bereketli topraklara sahip arazi kuşağı kestane, ceviz, kiraz, dut, çınar, ıhlamur ve kızılcık ağaçları ile kaplı meşhereler (koruluklar) halinde idi.Kızık’lar henüz aşılanmamış yaban kuzu kestane ağaçlarına tutku ve sevgi ile baktılar.Anadolunun diğer ağaçları ile aşılayarak Bursa’nın meşhur Sarıaşkil, Ayıtabanı ve Osman oğlu cinsi kestanelerini ürettiler. Bunlar yedi yüzyıla yakın bir sürecin emeği ile oluştu. Doğal yapı onların bu uğraşları ile şekillenirken bu ağaçların tohumları olan kestane meyvesi dünyaya nam salıp Bursa ismi ile anıldı. Kızık kültürünün de folklorik bir simgesi oldu. Her Eylül başı dikenli kozalakları açılıp meyveler yere düşmeye başlar buna “kestane akıntısı” der Kızık’lar. Bu meyveler olgunlaşınca ay ortası ağaç dalları, uzun sopalarla dokunup, ürün hasat edilir. Bu kerametli, ulu ağaçlar yüzyıllardır onların aşıdır, ekmeğidir. Böyle duyduk, böyle bildik.
Yüz küsur yaşındaki ihtiyar bilge kaplumbağa dinlenmek, soluklanmak için konuşmasına ara verdi. Ağaçların yeni kozalak bağlamaya başladığı sıcak bir yaz günü, ikindi vakti toplanmıştı hepsi. Dört ulu ağacın koca dallarına tünediler. Gürültücü sincaplar, ağaçkakanlar, mavi alakargalar, dalları ayrı ayrı koloniler halinde doldurdu. Bu uzun zamandır yapılması beklenen bir toplantı olup, bilge kaplumbağa dört ağacın ortasında idi ve onlara konuşuyordu. Kırışmış boynunu uzattı ve devam etti. 
Ey ilk Kızık köyü meşhere yaratıkları, şehir ve ova tarafından başlayan insanoğlu yerleşimi buralarda nesillerdir yaşamını sürdüren bizlerin varlığını artık yok edecektir. Buraları sulayan kanallar kurutulmuş, çevremizdeki tüm yaşama alanlarımız yok edilmiştir. Dar ve küçük bir alana sıkışıp kaldık. Sincapların, alakargaların tohumlarını saçtığı, ağaçkakanların tırtılını böceğini temizleyip, tımar ettiği bu meşhereler artık el değiştirmiştir. İnsanoğlu uyumu bozmuştur. Doğuya uzanan koridor yok olmadan buraları terk edin, göçün. Benim kadar yaşamadığınız, yaşayamadığınız için, insanoğlunu anlayamazsınız, bilmezsiniz. Ölçüp biçme işlemleri başlamıştır. Hasattan sonra kesim, kıyım vardır. Gök gürültülü Kaplı kaya deresini aşın, ikinci Kızık köyünden öte, en doğuya gidin. Nesliniz sürsün, korunsun: Yaratan yardımcınız olsun. Diyeceklerim bu kadardır. Yaşlı bilge önce ayaklarını sonra boynunu kabuğunun içine çekti, çevrede uzun bir sessizlik oldu.
Her koloninin en yaşlıları olan sırtı aklaşmış sincaplar, mavisi solmuş alakargalar ve tüyü dökülmüş ağaçkakanlar beşinci ulu ağaçta toplandılar. Uzun uzun tartıştılar ve uzlaştılar. Altı gün suskunluk yası ilan edilecek ve yedinci günün gecesi veda şöleni verilecekti. Aynı gecenin seher vakti göç başlayacak doğu meşcerelere gidilecekti. Alakargalar rehberlik edecekti bu göçe. Altı gün büyük bir suskunluk oldu. Sincapların şamatasına, ağaçkakanların tak taklarına, alakargaların garip ötüşlerine alışkın köy ve çevre halkı bu derin sessizlik ve sükunete bir anlam veremediler. Yedinci günün gecesi büyük meşhere varlıkları yüzyıllardır derledikleri en güzel şarkıları hep bir ağızdan söylemeye başladı. Yeşil su kurbağaları orkestrası, ağustos böcekleri korosu onları bu gecede yalnız bırakmamıştı. Etrafı aydınlatma görevini on binlerce ateş böceği üstlenmişti. Son olarak bülbüller ve keten kuşları en hüzünlü ötüşlerini uzun uzun onlar için şakıdılar. Batı yakasının eteklerindeki ilk Kızık köyü meşceresi o gece seher vaktine kadar ağıt oldu ağladı. Ateş böceklerinin yarattığı büyük bir mavi ışık kümesi gün doğana kadar yamaçları aydınlattı. Tan vaktinde ne ışıklar kaldı nede sesler. Olaya şahit olan bazı Kızıklar ve çevre sakinleri çok şaşırdılar hatta ve çokça korktular. Yaşlılar dağ eteklerine nur yağdığından, kimi ermişlerin gezdiğinden dem vurdu. Kimi berekete, kimi şerre yordu. Çeşitli söylenceler uyduruldu.Kimse gerçeği bilemedi.
Kestane akıntısı başlamıştı. Merkebinin üstünden, küçük torununu indiren 85 yaşındaki ihtiyar Kızık önce bu ıssızlık ve sessizliğe bir yorum getiremedi. O da kestaneliğini beş çocuğu, yetişkin torunlarının baskısı ile büyük bir yapı kooperatifine kat karşılığı vermişti. Ata yadigarı, ömrünü geçirdiği, çoluk çocuğunu büyüttüğü, aşı, ekmeği bu kutlu yerler artık elden gitmişti.Bu onun son hasadı olacaktı. Elinden tuttuğu torunu ile bastonuna dayanarak yürürken ulu ağaçlardan etrafına kısa zaman aralıkları ile kestane taneleri düşüyordu. Bunlar toprağa vururken ritmik bir ses çıkarıyor başka hiçbir ses duyulmuyordu. Yaşlı Kızık kendi ile yaşıt sınır cevizinin dibine oturdu. Torununu kucağına aldı. Etrafı uzun uzun dinleyerek ağaçlara dikkatlice göz gezdirdi. Sadece kestane akıntısının sesi ve yaprakların fısıltısı duyuluyordu.
---Gitmişler yavrum, hepsi çekip gitmiş. Kestane akıntısını bile beklememişler, dedi. Anlamıştı, çünkü o yaşlı, tecrübeli, güngörmüş bir Kızık’tı.
Aşağı ova tarafına baktı. Çeşitli renkte böceklere benzer devasa yapılar meşcerelere doğru tırmanıyor, onları çekirge sürüsü misali kemirip yok ediyorlardı.
---Bak…bak bu seninde, benimde gördüğüm “son kestane akıntısı” ama sen hatırlamayacaksın. Diye söylendi. Çocuğun iri mavi gözleri ilerdeki top çalının dibindeki koca kaplumbağa ölüsüne takıldığından dedesini anlamadı. İhtiyar Kızık’a ulu ağaçlar ağlıyor gibi geldi. Çocuk dedesinin buruşuk yanaklarındaki ıslaklığı minik elleriyle silmeye çalışırken, o torununu sevgi ile kucakladı. 1980’li yılların ve Eylülün başıydı.
---Masal bunlar küçüğüm masal, bu günden öncesi masal. İçinde neler var neler. Bir gün birileri bunları, buraları anlatır. Küçüklerde dinler, büyüklerde, diye mırıldandı. Sonra cebinden ışıldayan inanılmaz irilikte, yakut rengi iki kestane çıkardı.
---Gökyüzünden iki kestane düştü. Biri sana, biri bana. Emme ve lakin, bu masal muratsız ve kerevetsiz olacak dedi. Nemli gözlerini aşağıda artık yapılar arasından zor seçilebilen ve görünen köyüne çevirdi. Köy; yaşlı Kızığın yorgun gözlerinde tekrar beliren iki damla yaşın ardında silikleşti, kayboldu.


Hayri Başçavuş

Hiç yorum yok: