19 Kasım 2011 Cumartesi

ENVER GÖKÇE' DEN DOSTLARINA



Dost    

Ben berceste mısraı buldum
Hey ömrümce söylerim
Gözden, gezden, arpacıktan olsun
Hey ömrümce söylerim!

Bizsiz Ilgaz'ın çam ormanları güzel değildir.
Hayda günlerim hayda
Sırtını düşmana verdikçe
Murat dağları güzel değildir,
Dost dost ille kavga!

Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm,
Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, ela göz;
Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak;
Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,
Ayın onbeşi;
Biz olmasak Taşova'nın tütünü, Kütahya'nın çinisi,
Yani bizsiz
Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi
Güzel değildir.

Gel günlerim gel de dol
Gel Aydınlım İzmirlim,
Gel aslanım Mamak'tan
Erzincan'dan Kemah'tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan!

Adana'nın pamuğu dokumada;
Diyarbakır, Afyon, Kütahya fabrikada
Ümit işkencede mahzun
Tenim, ayaklarım uryan
Ekmek işkencede mahzun
Ve Divrik'in demiri arabada
İşçi-köylü ve işçi birarada

Söyle türküler yadigarı kardeş
Söyle ağrılar yadigarı kardeş
Neden alınterleri
Nimetler, haklar haram oldu sana
Gel günlerim gel de dol
Gel Aydınlım İzmirlim
Gel aslanım Mamak'tan
Erzincan'dan, Kemah'tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan

Sana selam olsun
Hürriyetlerin meçhul olduğu dünya
Canım Türkiye,
Memleketimiz!
Çalışan halklarıyla ümmi
Çalışan halklarıyla garip,
Irgadı, esnafı, madencisi, iptidai aletleri
Kadınları, erkekleri, hapishaneleri;
Başı boş suları, dumanlı vadileri, yoz topraklarıyla,
İşşizleri, realist şairleri, mücahitleri,
Sokak şarkısı, keten helvası,
Akşam Haberleri satanlarıyla memleketim

Sana selam olsun
Sürgünler, mahkumlar, hastalar
Alacağın olsun
Seni İstanbul seni
Seni Bursa, Çankırı, Malatya,
Sizlere selam olsun üniversiteler!
Öğretmenleri alınmış kürsüler,
Öğretmenler
Sizlere selam olsun
Hürriyeti yazan eller, dizen eller
Sizlere selam olsun makineler
Entertipler, rotatifler, bobinler
Bu gülünç, aşağılık,
Namussuz şeyler dışında,
Sana selam olsun
Zincirin zulmün kar etmediği,
Kırbacın kar etmediği
Büyük tahammül!

Gel günlerim gel de dol!
Gel Aydınlım, İzmirlim,
Gel aslanım Mamak'tan
Erzincan'dan, Kemah'tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan       

                                 Enver Gökçe       

   NOT : Bu güzel dizelerin sahibi, toplumsal duyarlılığı nedeniyle yıllarca işkencelerden ve mapuslardan sonra sefalet içinde Darülacezede vefat etmiştir.M. E. 

11 Kasım 2011 Cuma

SUSKUNLUĞUN SIĞLIĞINDA KAYBOLMAK

           Yıllar öncesiydi, çarşıda büyük bir kalabalık vardı. Bir garip adam kardeşine ağlıyor, onunla tüm Yeşilhisar ağlıyordu adeta.
Tren yolundan eşeğiyle giderken Akköy yakınlarında köprüde trene  rastlıyor, bu telaş arasında kardeşi raylarla tren arasında kalmıştı. Cuma günü pazarda bu acı ölüme yakılan ağıtların destanı satılıyordu. Halkımız kapışıyordu sanki. Kendi derdine yanmıyor,  bu elim olaya kahroluyordu yufka yürekler. Bir garip öldü, bir insan öldü, bir ana kuzusu öldü, bir ciğer paresi yitti.
           Egede dağa çıkan eşkıyalar, İzmir’e çıkan Yunan için dağlarda milli mücadelenin ilk yiğitleri oldu. Halkımızın ozanları onların yiğitlikleri üzerine koçaklamalar düzdüler sayfalar dolusu, gönüller dolusu. Edebiyatçılarımız onların öykülerini destanlaştırdılar. Her bir köy kahveleri onların destanlarını okur oldular geceleri, kandillerin kara ışıltılarında. Bu koçaklamalar,  bu öyküler, bebeklerinin üstünde ki  battaniyelerin  cephane örtülerine dönüşmesine yetti. Kırk yamalı bu örtüler ve cephane taşıyan köylü kadınlarımız Mustafa Kemal’in umudu oldu, dizlerine derman, gözlerine fer oldu. Yedi düvele karşı destanımızın işaret fişeği oldu.
         Baskıya, zulme karşı Şeyh Bedrettinler, Köroğlu lar, Dadal oğulları, Hasan Tahsin’ler, Sütçü İmam’lar,  Topal Osman’lar öncüsü oldu Anadolu insanının. Geldikleri gibi gitti çakal sürüleri .
          Ne zaman toplumsal çıkarlarımızı kişisel çıkarımıza feda ettik, işte o zaman kendi ellerimizle kazdık demektir, zillet kuyusunu.
          Ülkemin ve insanımın dara düştüğü anlarda zaman gül bülbül hikayeleri zamanı değil. Ama devlet katında sanatçı gözüken , milletin derdinden habersiz yada kayıtsız biçarelerse sanatçımız, işimiz zor demektir. Bu fakir halkın sırtından kene gibi geçinip giden ama ülkemin ızdırabına bigane yaratıklar … Yarin kaşına gözüne türküler demek yetmiyor bu gün. Anadolu mun  her köşesine her gün bir fedai geliyor al bayraklara sarılı. Bunlar kazara kendini trene kaptırmıyor. Trafiğin keşmekeşliğinde can kaybetmiyorlar, macera için uçurumlarda can feda etmiyorlar. Kimisi alaca karanlığında patika yolun, kimisi bakımsız asfaltında ihanet şebekelerinin tuzaklarına düşüyor. Kimisi soğukta şafağı beklerken , birde albayrağı, kunduz sürülerinin saldırısında can verip bayrak oluyorlar gönüllerimizde. Kimileri ağ gelinlerinin kokusuna  doyamadan gözlerinde acı bir tebessümle gidiyorlar Peygamber komşuluğuna… Hepsinin ayrı bir öyküsü, hepsinin tarihe kazınmış bir kahramanlık hikayesi var. Nerede benim sanatkarım ozanım, yazarım çizerim. Bu suskunluk felaketimizin habercisi değilmi ey insanlık !!!!  Sade topraklarımız değil, sade kınalı yiğitlerimiz değil, sade çakıl taşıyla eş değer görülen topraklar değil, insanlık ölüyor insanlık. Giden kimi bir gonca, kimi bir kızıl gül, kimi ulu bir çınar. Giden kimi umut ağacının sürgünü, kimi dağlar gibi sırt dayanılacak gardaş, ihtiyar ana babanın gözüm nuru dediği, kimi babaların en yiğidi, yarin en soylusu. Gök ekin gibi biçilirken koca bir nesil, bu sessizlik, aymazlık diye geçiştirilecek gibi değil. Dert, yeni ve sivil anayasa yutturmacalarına kanmayan vatanseverlerin sesinin cılızlığı.
           Sıra bekleniyorsa bu sessizliği bozmaya, çok beklemeyiz, aha şu tepenin ardında ihanet pusuda. Öküzün sarısı gitti sıra sende…  Ya da meydan gümbür gümbür gümbürlemeli… 
                                           11.11.2011 Diyarbakır

                          G.Mehmet Erdoğan

1 Ağustos 2011 Pazartesi

ACIYI BAL EYLEDİK
















ACIYI  BAL EYLEDİK


Bak şu bebelerin güzelliğine
kaşı destan
gözü destan
elleri kan içinde

kör olasın demiyorum
kör olma da gör beni

damda birlikte yatmışız
öküzü hoşça tutmuşuz
koyun değil şu dağlarda
san kendimizi gütmüşüz
hor baktık mı karıncaya
kırdık mı kanadını serçenin
vurduk mu karacanın yavrulusunu
ya nasıl kıyarız insana

sen olmasan öldürmek ne
çürümek ne zindanlarda
özlem ne, ayrılık ne
yokluk ne, yoksulluk ne
ilenmek ne, dilenmek ne
işsiz güçsüz dolanmak ne
gün gün ile barışmalı
kardeş kardeş duruşmalı
koklaşmalı söyleşmeli
korka korka yaşamak ne 

kahrolasın demiyorum
kahrolma da gör beni

kanadık toprak olduk
çekildik bayrak olduk
döküldük yaprak olduk
geldik bugüne
ekmeği bol eyledik
acıyı bal eyledik
sıratı yol eyledik geldik bugüne

ekilir ekin geliriz
ezilir un geliriz
bir gider bin geliriz
beni vurmak kurtuluş mu
kör olasın demiyorum
kör olma da gör beni...

Hasan Hüseyin Korkmazgil


28 Nisan 2011 Perşembe

GÜZEL KARDEŞİM BENİM

GÜZEL KARDEŞİM BENİM






Bir yıl öncesi bir fotoğraf gördüm nette. İki masum Karadeniz delikanlısı yan yana duruyorlar, fındık bahçelerinde. Küçük olanı abisine dayamış sırtını. Dağ gibi gördüğü belli sürmeli gözlü abisini. Abisi de omzuna koymuş elini kardeşinin, senin için ölürüm der gibi.   Fotoğraf 
 siyah beyaz dı, ömürleri nin sonu gibi. Hiç renkli bir yaşamları olmadı ki. Çileli nesilleri tarihimizin. Hemşeri si Topal Osman gibi çephe den cepheye koşmasa da , genç cumhuriyetin başı ne zaman dara düşse, görev başındaydı Ağabey. Kıbrıs’ta Yunanın zulmünden Türk’ü kurtarmada çephe arkadaşı olduk okul arkadaşlığımıza ilave olarak . Sonra İstanbul’da birlikteydik. Bir insan bu kadar mı içten olur, bu kadar mı fedakar, bu kadar mı samimi. Her gördüğü masum, ela gözlü, güzel yüzlü delikanlıyı kardeşi Salim sanması ona hasret bir  ömür geçirmesinden di Ömer’imizin 

Emekli olup koca şehre yerleşir, ama yaylalarındaki nemli ama, sevda, hasret, yokluk, sevgi olup esen rüzgarların yanıydı yeri. Dost kardeş arkadaş ve yurt özlemi baş edilmez bir isteğiydi yufka yüreğinin. Fındık bahçelerinde binlerce çocukluk anılarını özlüyor, ahd ediyordu, gidecekti anılarına ve kardeşine kavuşacağı şehre. Anne baba   mezarını  

ziyaret  en güzel hayalleri idi .

Salim Çukurova’nın sıcak şehirlerinin birinde memur olmuş ama hastadır . . Onulmaz hastalıktır derdi. Çaresizlik girdabı Ömer'i de alır . Haktan geldi ne deyim dese de, içi içini yer.    En çok kardeş hasretiyle geçen ömrüne kahreder. Yaradan alıverir kardeşini elinden. Bu acıya yürek mi dayanır, dayanır mı Ömer’imin kuş yüreği kadar hassas yüreği. Kahrından kendisi hasta olur. Kardeşi Salim’in hasreti, ona olan sevgisi,'' vermem seni ellere'' diyen topraklarının türküsü onulmaz hastalığa düşürür bu fedakar canı. O bakmaya doyamadığı kardeşinin fotoğrafı altına iki cümle yazabilir sadece. “GÜZEL KARDEŞİM BENİM”. Daha ötesini yazamaz elleri, söyleyemez dilleri. Çok etkilendim bu sözcüklerden. 

''-- Gönlü güzel Ömer’im, birliktelikler kısada olsa , uzunda olsa bu güzel duyguları yaşamak bile yaradan ın lütfudur. Güzel kardeşim diyebilmek.. Basit çıkarlarla bu duyguları yaşayamayan bunca insan arasında, en güzel insani duygu olan kardeşe sevgi ve özlemi yaşamak senin gibi gönlü güzellere özgüdür. Ancak kendini bu duyguların esiri yapmadan. Allah bu duygulardan kimseyi yoksun etmesin. Bir gül ömrü kadar olan ömrümüzde sağlık  sevgi hiç eksilmesin, sana ve ailene sabır,kardeşine de ışıklı bir sonsuzluk diliyorum, canım kardeşim'' diye yüreğimden seslendim. Bu satırlar etkilemiş olmalı ki, biraz dertleşmeden sonra sevgi ve mutluluk dolu güzel sözler etti, Huzurlu mutlu ailesi onun sevgi ve merhamet dolu yüreğinin isyanlarına engel değildi. Bir yandan hastadır ama bir yandan yurt sorunları ilede ilgilenişi, hayata tutunma gayretleri umudumuz oldu. Onu yüreklendirmek için tüm arkadaşları seferber olduk. Telefonlar ettik, yazılar yazdık yüreğimizden gelen.
Bir süredir nette görmeyince aklımdan çıkmayan korkum yüreğimi kapladı. Telefon bile etmeye cesaret edemez oldum. Taa ki bir dosttan haberini alana kadar. Haber iki satırdı ve kaybettik diyordu Ömer’imizi. ''Vermem seni ellere'' derken, sazı bir yana, sözü bir yana düştü yiğidimin. Artık benim için Ordu’nun dereleri yukarıda aksa , aşağıda aksa fark etmez, sensiz Ordu'nun anlmımı olur. Akacak sonsuzluğa kadar bu dereler, kahrından bizde geliveririz yanına bir gün ansızın, bu dereler akacak yine. Selamımı götür, Ahmed’ime, Muammer’ime, Şenol’uma , Açıkel’ime, Mevlüd’üme, İsmet’ime ve diğer dostlara. Sizsiz bir yanı eksik, bir kanadı kırık bizimkilerin de, Ruhunuz şad olsun, geride kalanlarınıza sabırlar diliyorum. Bizler yaşadıkça hep yanınızdayız, bilesiniz , canların canları


Mehmet Erdoğan


Yeşilhisar  29 Nisan 2011  

26 Şubat 2011 Cumartesi

SON KESTANE AKINTISI (Değerli arkadaşım M.Hayri Ilgın dan )

Bir Bursa Masalı:                        SON KESTANE AKINTISI

(Tür olarak, yapma ve fabl olan bu masal bir zamanlar Bursa’nın en güzel köyleri olan Değirmenli kızık ve Fethiye kızık köyleri ile buraların sakini Kızık’lara ithaftır.)
Yedi güzel kız ilk padişah Osmanbey’in emriyle Oğuz boylarından Bozok’ların, Kızık kolunun, Yıldızhan soyundan yedi gence gelin edildi. Böylece Karakeçili’ler ile Bozok’lar arasındaki geçimsizlik önlenip, barış sağlandı. Yedi Kızık aileye o zamanlar Keşiş dağı denilen Uludağ’ın sırtları ile ova arasındaki yamaçlardan yurt verildi ve yedi Kızık köyü kuruldu. Böylece bölgede 11 köy oldular.Bursa’yı kuşatmış bulunan Osmanbey’e çok yardımları olan bu Kızık köylülerine oğlu Orhan bey buraları ebedi yurt olarak bağışladı. Osmanbey’in ömrü fethi görmeye yetmemişti.
Kentin güney doğusundan başlayıp ve doğu istikametine uzanan bu bereketli topraklara sahip arazi kuşağı kestane, ceviz, kiraz, dut, çınar, ıhlamur ve kızılcık ağaçları ile kaplı meşhereler (koruluklar) halinde idi.Kızık’lar henüz aşılanmamış yaban kuzu kestane ağaçlarına tutku ve sevgi ile baktılar.Anadolunun diğer ağaçları ile aşılayarak Bursa’nın meşhur Sarıaşkil, Ayıtabanı ve Osman oğlu cinsi kestanelerini ürettiler. Bunlar yedi yüzyıla yakın bir sürecin emeği ile oluştu. Doğal yapı onların bu uğraşları ile şekillenirken bu ağaçların tohumları olan kestane meyvesi dünyaya nam salıp Bursa ismi ile anıldı. Kızık kültürünün de folklorik bir simgesi oldu. Her Eylül başı dikenli kozalakları açılıp meyveler yere düşmeye başlar buna “kestane akıntısı” der Kızık’lar. Bu meyveler olgunlaşınca ay ortası ağaç dalları, uzun sopalarla dokunup, ürün hasat edilir. Bu kerametli, ulu ağaçlar yüzyıllardır onların aşıdır, ekmeğidir. Böyle duyduk, böyle bildik.
Yüz küsur yaşındaki ihtiyar bilge kaplumbağa dinlenmek, soluklanmak için konuşmasına ara verdi. Ağaçların yeni kozalak bağlamaya başladığı sıcak bir yaz günü, ikindi vakti toplanmıştı hepsi. Dört ulu ağacın koca dallarına tünediler. Gürültücü sincaplar, ağaçkakanlar, mavi alakargalar, dalları ayrı ayrı koloniler halinde doldurdu. Bu uzun zamandır yapılması beklenen bir toplantı olup, bilge kaplumbağa dört ağacın ortasında idi ve onlara konuşuyordu. Kırışmış boynunu uzattı ve devam etti. 
Ey ilk Kızık köyü meşhere yaratıkları, şehir ve ova tarafından başlayan insanoğlu yerleşimi buralarda nesillerdir yaşamını sürdüren bizlerin varlığını artık yok edecektir. Buraları sulayan kanallar kurutulmuş, çevremizdeki tüm yaşama alanlarımız yok edilmiştir. Dar ve küçük bir alana sıkışıp kaldık. Sincapların, alakargaların tohumlarını saçtığı, ağaçkakanların tırtılını böceğini temizleyip, tımar ettiği bu meşhereler artık el değiştirmiştir. İnsanoğlu uyumu bozmuştur. Doğuya uzanan koridor yok olmadan buraları terk edin, göçün. Benim kadar yaşamadığınız, yaşayamadığınız için, insanoğlunu anlayamazsınız, bilmezsiniz. Ölçüp biçme işlemleri başlamıştır. Hasattan sonra kesim, kıyım vardır. Gök gürültülü Kaplı kaya deresini aşın, ikinci Kızık köyünden öte, en doğuya gidin. Nesliniz sürsün, korunsun: Yaratan yardımcınız olsun. Diyeceklerim bu kadardır. Yaşlı bilge önce ayaklarını sonra boynunu kabuğunun içine çekti, çevrede uzun bir sessizlik oldu.
Her koloninin en yaşlıları olan sırtı aklaşmış sincaplar, mavisi solmuş alakargalar ve tüyü dökülmüş ağaçkakanlar beşinci ulu ağaçta toplandılar. Uzun uzun tartıştılar ve uzlaştılar. Altı gün suskunluk yası ilan edilecek ve yedinci günün gecesi veda şöleni verilecekti. Aynı gecenin seher vakti göç başlayacak doğu meşcerelere gidilecekti. Alakargalar rehberlik edecekti bu göçe. Altı gün büyük bir suskunluk oldu. Sincapların şamatasına, ağaçkakanların tak taklarına, alakargaların garip ötüşlerine alışkın köy ve çevre halkı bu derin sessizlik ve sükunete bir anlam veremediler. Yedinci günün gecesi büyük meşhere varlıkları yüzyıllardır derledikleri en güzel şarkıları hep bir ağızdan söylemeye başladı. Yeşil su kurbağaları orkestrası, ağustos böcekleri korosu onları bu gecede yalnız bırakmamıştı. Etrafı aydınlatma görevini on binlerce ateş böceği üstlenmişti. Son olarak bülbüller ve keten kuşları en hüzünlü ötüşlerini uzun uzun onlar için şakıdılar. Batı yakasının eteklerindeki ilk Kızık köyü meşceresi o gece seher vaktine kadar ağıt oldu ağladı. Ateş böceklerinin yarattığı büyük bir mavi ışık kümesi gün doğana kadar yamaçları aydınlattı. Tan vaktinde ne ışıklar kaldı nede sesler. Olaya şahit olan bazı Kızıklar ve çevre sakinleri çok şaşırdılar hatta ve çokça korktular. Yaşlılar dağ eteklerine nur yağdığından, kimi ermişlerin gezdiğinden dem vurdu. Kimi berekete, kimi şerre yordu. Çeşitli söylenceler uyduruldu.Kimse gerçeği bilemedi.
Kestane akıntısı başlamıştı. Merkebinin üstünden, küçük torununu indiren 85 yaşındaki ihtiyar Kızık önce bu ıssızlık ve sessizliğe bir yorum getiremedi. O da kestaneliğini beş çocuğu, yetişkin torunlarının baskısı ile büyük bir yapı kooperatifine kat karşılığı vermişti. Ata yadigarı, ömrünü geçirdiği, çoluk çocuğunu büyüttüğü, aşı, ekmeği bu kutlu yerler artık elden gitmişti.Bu onun son hasadı olacaktı. Elinden tuttuğu torunu ile bastonuna dayanarak yürürken ulu ağaçlardan etrafına kısa zaman aralıkları ile kestane taneleri düşüyordu. Bunlar toprağa vururken ritmik bir ses çıkarıyor başka hiçbir ses duyulmuyordu. Yaşlı Kızık kendi ile yaşıt sınır cevizinin dibine oturdu. Torununu kucağına aldı. Etrafı uzun uzun dinleyerek ağaçlara dikkatlice göz gezdirdi. Sadece kestane akıntısının sesi ve yaprakların fısıltısı duyuluyordu.
---Gitmişler yavrum, hepsi çekip gitmiş. Kestane akıntısını bile beklememişler, dedi. Anlamıştı, çünkü o yaşlı, tecrübeli, güngörmüş bir Kızık’tı.
Aşağı ova tarafına baktı. Çeşitli renkte böceklere benzer devasa yapılar meşcerelere doğru tırmanıyor, onları çekirge sürüsü misali kemirip yok ediyorlardı.
---Bak…bak bu seninde, benimde gördüğüm “son kestane akıntısı” ama sen hatırlamayacaksın. Diye söylendi. Çocuğun iri mavi gözleri ilerdeki top çalının dibindeki koca kaplumbağa ölüsüne takıldığından dedesini anlamadı. İhtiyar Kızık’a ulu ağaçlar ağlıyor gibi geldi. Çocuk dedesinin buruşuk yanaklarındaki ıslaklığı minik elleriyle silmeye çalışırken, o torununu sevgi ile kucakladı. 1980’li yılların ve Eylülün başıydı.
---Masal bunlar küçüğüm masal, bu günden öncesi masal. İçinde neler var neler. Bir gün birileri bunları, buraları anlatır. Küçüklerde dinler, büyüklerde, diye mırıldandı. Sonra cebinden ışıldayan inanılmaz irilikte, yakut rengi iki kestane çıkardı.
---Gökyüzünden iki kestane düştü. Biri sana, biri bana. Emme ve lakin, bu masal muratsız ve kerevetsiz olacak dedi. Nemli gözlerini aşağıda artık yapılar arasından zor seçilebilen ve görünen köyüne çevirdi. Köy; yaşlı Kızığın yorgun gözlerinde tekrar beliren iki damla yaşın ardında silikleşti, kayboldu.


Hayri Başçavuş

23 Şubat 2011 Çarşamba

ARKADAŞIM ALİ'YE (Nuh DÜNDAR) Ali MEMİŞ öğretmenimizin anılarına saygıyla..


                                                 ARKADAŞIM ALİ’YE

       SEVGİLİ DOSTUM
          CAN CİĞER ALİ’M,
              BİLİYORUM ARTIK
                 NOKTALADIN HAYATIN
                     KIRAN KIRANA KAVGASINI
                        ATEŞLİ ÜLKÜSÜNÜ
                           FISILDIYACAK  KABRİNDEKİ ULU ÇINAR
                              EBEDİYETİN SEVDALI TÜRKÜSÜNÜ

                BİLİYORUM ARTIK
                    DUYACAĞIZ ÖZLEMİNİ
                        HAMLE YAPIP SATRANÇTA
                           RAKİPLERİNİ YENE BİLMENİN
                              DOST MUHAPBETLERİNDE  COŞUP
                                 AĞIZ DOLUSU GÜLE BİLMENİN
                                     ŞAHLANAMIYACAK ARTIK SİYASETTE
                                        DİZGİNSİZ YAĞIZ ATIN
                                           NE YAZIKKİ DEMİR ATTI
                                               EBEDİ İSKELEYE
                                                  ÇILGIN BİR FIRTINADA YATIN

                                ARTIK TATLI HATIRALARINI YÜREKTE
                                    MUHABBETLE ANACAĞIZ
                                        YAD EDİP İSMİNİ HER NEFESTE
                                           KAN REVEN ACILARIN ÖRSÜNE
                                               DOSTLUKLA VURACAGIZ
                                                                                                                  

                                                                          NUH DÜNDAR

EFSANEVİ KAPLIKAYA DERESİ ve ÇOCUKLARI (Değerli arkadaşım M Hayri Ilgın dan)

                                                 Yazar:mehmethayri
EFSANEVİ KAPLIKAYA DERESİ ve ÇOCUKLARI 

    1965-70 li yıllarda, çocukluğumuzun kısa yaz gecelerinde, kendimizi zor attığımız yatağımızda bile yorgun argın yatarken onun sesi kulaklarımızdan gitmezdi. Sabah olduğunda kahvaltıyı zor yapar, evden aşırdığımız peynir zeytin, akşamdan kalma kızartma ile ekmeği gizlice paketler, bir gün önceden planlanan belli noktalarda buluşurduk. Üçerli, beşerli gruplar halinde güle oynaya oraya doğru yola çıkar ve mahalleden beşyüz metre uzaklaşınca onun büyülü sesini duyardık. Fareli köyün kavalcısı, kavalını bizlere oradan üflüyordu. Büyülenirdik, O uğultulu ses içimizi neşe doldururken adımlarımızı biraz daha hızlandırır, boğaza bir an önce varmak için can atardık.
İnce, dolambaçlı bir patika yoldan giderdik. Çevremiz çalılık, böğürtlen ve de ardıçlarla kaplıydı. Bodur ardıçların kokusu, çocukluğumuzun kokusudur. Her üç adımda ya bir yeşilbaş kertenkele çalılıklardan fırlar, ya da ardıç kuşu havalanırdı. O kuş ki ardıçsız yerde yaşayamaz, onun meyveleri ile beslenir, dışkısı ile onun tohumlarını araziye yayardı. Ardıç onsuz, o ardıçsız olamazdı. Yaz güneşi etrafı kavururken, böcek sesleri ve gülüşlerimiz birbirine karışırdı. Bu doyulmaz yolculuk, küçük ceylan bacaklarımızla en fazla yirmi dakika sürerdi.
            Boğazın batı yaka yamacına kurulu ufak su deposunun alt kısmına varınca suyun serinliğini hissederdik. Kulaklarımızda onun sesine alışmış olurdu. Boğaza girince iri kayalar dan keçi gibi atlar ve genelde tercihimiz olan ilk gölete varırdık. Hemen üzerlerimizden giysilerimizi fırlatır, kızgın kayalara uzanarak vücutlarımızı güneşe bırakırdık. Orası onbeş metrekarelik küçücük bir gölettir ama tertemiz, yemyeşil bir görünümü vardır. Üst taraftan yani dağdan gelen kuvvetli su, ufak bir çağlayanla buraya dökülür, alt kısmındanda akar giderdi. Kızışan bedenlerimizi daha sonra bu çelik benzeri sulara bırakır, ilerde düşlerde kalacak tatlı anıların içinde yüzer dururduk.

      Bu göletin başında yüzünüz Uludağ’a bakacak şekilde durursanız, sol yakada, yerden iki belki de üç metre yükseklikte bir kuyu ağzı görürsünüz. Burası definecilerin ağzına pelesenk olmuş Kaplıkaya mağarasının girişidir. Bu ağız bir insanın sığabileceği kadar olup,  bacaya benzer şekilde aşağıya iner. Mağara 1500-2000 metre arası, inişli çıkışlı, bazen sürünerek geçilebilinen menfezlere, bazen geniş antrelere sahip bir güzargahtan ibarettir.En sonunda çok geniş, yüksek bir salon ve 15/20 metrekarelik ufak bir yer altı gölüne ulaşırsınız.  Burada sarkıt, dikitler de mevcuttur. Gaz lambaları ve iplerle buraya iki defa inmişliğimiz var. Acaba, bugün on milyar verseler iner miyim? Sanmıyorum. Beni ve o zaman yanımda bulunan arkadaşlarımı oraya indiren, çocukluğun meraklı ve maceracı ruhudur.
            Yüzmeyi tercih ettiğimiz ilk göletin üçyüz metre ilerisinde, yine aynı ebatlara sahip,  kayalar arasında bir ikincisi mevcuttu. Ondan daha yukarda, eski değirmen hizasında ise üçüncüsü vardır. Zaman zaman oralarda da yüzerdik. Üçüncü göletten sonrası artık kanyondur. Çağlayan ve hızlı bir debi ile akar burada su. Suyun akarına giderken yeşillik sağ yamaçlarda küçük çoban mağarasını görürsünüz. Artık pembe benekli alabalık mıntıkasına gelmişsinizdir. Bu balıklar bir karış boyunu geçmezler. Ama son derece lezzetlidirler. Kurnaz ve yakalanması zor bir balıktır. Usta avcıları da Değirmenlikızıklılar’dır. Kahya Orhan (rahmetli), köylü Arif bunların piridir. Özel fırınlanmış, kurutulmuş 3-4 metrelik ince fındık dallarından kamışları ve takımları vardır. Bu kamışlar onlar için çok kıymetlidir. Tan vakti onlar ava çıkarlar ve boş dönmezler. Bu çoban mağarasında, ateş başında geceleyip, sabah kahvaltısında tereyağında tavada alabalık yediğimiz  günler olmuştur. Uzun yaz günleri akşam ezanı sonrası, artık güneş ilk göletin olduğu bölgeyi terk eder, boğaz serinler, su artık üşütür. Dönüş zamanı gelmiştir. Kimimiz akşama ne yemek yiyeceğimizi, kimimiz ne kadar sopa yiyeceğimizi düşüne düşüne yola çıkarız. Dönüşte yine ertesi günün planları yapılır. Bazen bu yolları günde 2-3 sefer gidip geldiğimizde olur. Uzaktan güzel mahallemiz ve Değirmenlikızık köyü görünür. Biz mahallemize yakınlaştıkça serpiliriz, büyürüz.
            Artık Kaplıkaya deresini bizden sonrakilere bırakmışızdır. Sular, göletler, balıklar, mağaralar, ardıçlar onlarındır. Boğazda yankılanan bizim sesimizin yerini onlarınki almıştır. Yaz gecesi rüyalarında, kaplıkaya deresini onlar görmektedirler, suların serinliği onların bedenlerindedir. O muhteşem derenin büyülü sesi onları çağırmaktadır. Sihirli kavalı onlar duymaktadırlar.
            Efsanevi Kaplıkaya deresini ve boğazını bir zamanlar o derenin çocuğu olan benden dinleyin, okuyun istedim. O muhitin çocuklarının altın çağları sayılabilecek doğa ile iç içe olan yaşamları kaç jenerasyon devam etti bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var. Artık günümüzde o sihirli, o uğultulu ses duyulmuyor. Kavalcı öldü, kavalcıyı öldürdüler. Çocuklar artık oraya gitmiyor. Masalın sonu acı bitti.  
                                                         23 Ocak 2008  M.Hayri Ilgın

273 HANE (Sevgili arkadaşım Mehmet Hayri ILGIN' dan)

273 HANE
Ufak, külüstür bir kamyonun arkasındayım. Bir elimle koca aynayı, bir elimle de radyoyu tutuyorum. En kıymetli eşyalar bunlar. Annemle kardeşlerim daha sonra yoldan gelecek. Bursa’nın doğuda en son semti Davutkadı’yı  geçiyoruz. Yol tozlu ve bozuk. Hiçbir yerleşim birimi yok bu semtten sonra. Sağı  solu yemyeşil yolun sonuna doğru, çocuk gözlerime o zaman devasa gözüken blokları fark ediyoruz. Sadece ufak bir mezarlık geçtik; varmadan önce. Bitmez tükenmez bir yeşillik bıraktı ufak kamyon arkamızda. Batı kısımda, birinci katta bir daireye indiriyoruz kırık dökük eşyalarımızı. Üç odalı bu ev artık bizim. Bizim yuvamız ve burada yaşayacağız artık.
          273 haneyiz. Babam öyle söyledi ve benim aklımda öyle kalmış. Evleri iki ve üç odalı diye, apartmanları da kırmızı, orta sarı, yeşil, yan sarılar ve büyük sarı blok diye anıyoruz. Her bloğun bir numarası var ayrıca. Devlet gece kondu önleme projesi adı altında, ihtiyaç sahiplerine veriyor evleri ve de kura ile. 63 lira ödeyeceğiz her ay kira olarak. İmar İskan Bakanlığı daha sonra tapu verecek söylentisi var.
          Hemen hemen herkes taşındı. Bloklar doldu.Memur, emekli, işçi, işsiz, küçük esnaf her kesimden oluşuyorlardı. Hiçbirinin arabası yok.Hiçbir çocuğun bisikleti yok. Ve de daha televizyon aleti evlere girmemiş. Ekonomik yapımızın göstergesi bu. 1964 yılının sıcak geçen yazındayız.  Bitişiğimizde, Bursa tarafına doğru şirin bir köy var.Adı Değirmenli kızık; çınarlar, kestanelikler, dutluklar, cevizlikler içinde bir köy. Köylerin en güzeli.
          İnegöl-Ankara yoluna inen bir güzergah daha var. O da stabilize ve toz. Dua çınar semtinden Bursa’ya ulaşıyor.Her iki güzergahın iki yakası da boş, hiçbir yerleşim birimi yok. Bursa’ya ulaşım her yarım saatte bir değişimli olarak bu istikametlerde işleyen eski, püskü, sık arızalanan belediye otobüsleri ile sağlanıyor. Dolmuş yok, minibüs yok. Otobüslerin ön camında levha üzerinde yeni mahallemizin ismi yazıyor, “UCUZ MESKENLER”  
          Uludağ; bizim sevgili ve heybetli dağımız, güneyden yazın sis, kışın karlar içinde uzattığı başı ile bizleri gözetliyor. Kaplı kaya boğazından bizlere tertemiz soluğunu üflüyor, berrak sularını sunuyor evlerimize. Yıkıp, kıran uçuran çılgın  lodoslar onun öfkesi sanki, bu rüzgarı sonraları tanıyacağız, korkumuz olacak. 
         Kestane, ceviz, dut, çınar vb. ağaçlarla çevreliyiz. Ardıç kokuları ciğerlerimize doluyor. Sincap, ağaçkakan, kirpi, kaplumbağa ve de her türlü kuş dolu bu yerler. Bülbül sesi ile uyuyor,ağustos böcekleri sesi ile uyanıyoruz. Şırıl şırıl su her taraf. Bilinmezliklerle dolu bu cennet bizim. Mutlu olacağız anlıyorum. Çocuklar ve gençler kovanlarından yeni çıkan arılar misali bu yeşil cennete uçuyoruz. Kaynaşıyor, tanışıyor, arkadaşlık, dostluk ilişkilerimizi geliştiriyoruz.  İlk önceleri bizleri yabancılayan Değirmenli kızık çocukları da benimsiyor bizleri. Artık onlarda dost ve arkadaş. Köy meydanı da yeni oyun ve dinlenme yerlerimizden. Arkadaş grupları oluşuyor zaman içinde. Kimi futbola, kimi müziğe,  kimi oyunlara meraklı. KAPLIKAYA’nın göletlerinde yüzerken çıplak bedenlerimiz, kayalıklarda yankılanıyor neşeli seslerimiz. Ağustos böceklerini susturuyoruz.Burası bizim ortak ve vazgeçilmez tutkumuz. 
         Küçük kavgalar dışında dövüşmeyi pek sevmiyoruz. Hiçbir etnik kökene hiçbir ideolojik ve aşırı dini inanca ait değiliz. Çocuğuz, genciz ve masumuz.Dünya da zaten barış devrinde. Hippi ve çiçek çocuklarının zamanını yaşıyor. Doğanın koynunda yaşamın tadını alarak, yeşile doyarak, berrak, tertemiz  sular içinde büyümek ne kadar güzel. Huzur ne  güzel… 
         Tanrı’nın cennette oynamaya, büyümeye izin verdiği çocuklardandır, ilk yerleşimci UCUZ MESKEN çocukları. Bu yaşamı sende bir gün BURSA’lılarla paylaşıyoruz. Hıdırellezden bir hafta sonra ki  Pazar Kızık DEDE günü. Akın akın geliyorlar, baharı kutlamak için Tüm bursa halkı burada, piknik , eğlence, ızgara, içki,oyunlar hepsi bir arada. Gün batımından sonra gidiyorlar. Yine bizim buralar…      
Küçükler yeni açılan İlk adım ilkokuluna, biz orta ve lise çağındakilerde Bursa’ya gidiyoruz. Okumayanlar çeşitli işlerde çalışıyor. Sonbahar lodoslarla, kış tertemiz yağan karlarla geçiyor. Her mevsim güzel ve doyumsuz buralar. Büyüyoruz yavaş yavaş. Delikanlı kızlarımız ve erkeklerimiz ilk aşklarını yaşıyorlar artık, kimi gizli ,kimi aşikar.
          Kasım Hoca yazlık sinema açtı sıra dükkanların yanına. Perdesi beyaz boyalı biriket duvar. Sandalyeler tahta, filmler siyah beyaz. Hep Samanyolu’nu çalıyor fon müziğinde. Geceleri oradayız  hep meskence. Yeni yetişenlerimizin çoğu uzun saçlı, erkeklerde antuan yaka çiçekli gömlek, ispanyol paça,düşük kemer pantolon moda. Kızlar apartman topuk, mini etek giyiyorlar. Kışın uzun maksi palto. Beatles hayranlığı var çılgınca. Ben uzağım hepsine, babam müsaade etmez.. Sigara ve içkiyle de tanışıyoruz artık ve nedense çok seviyoruz. Büyüyoruz.
         Önce eğitim fakültesi sonra tıp fakültesi yapılıyor. Yollar şoselendi. Dolmuş, taksi ve minibüsler başladı ulaşıma. Belediye otobüsleri de sıklaştı. Kara yolları blokları , Afet evleri, Bahçeli evler diye yeni yerleşim birimleri oluştu. Yeşil yayla diye bir muhit doğuyor Bursa ile aramızda. Televizyonda girdi artık evlere, siyah beyaz.  Kaçak dizisi moda. Gelişiyor mu bilemem ama değişiyor ucuz meskenler. Değirmenli kızık köyünün güzelim arazileri parselleniyor, el değiştiriyor. Bu cennet artık satılık… 
          Kestaneler, cevizler tek tek devriliyor. Şırıl şırıl akan sular, sulama kanalları kuruyor. Doğanın canlıları buraları terk ediyor.Yeşil; siyah beyaza, topraklar; beton ve demire dönüşüyor. Artık ucuz diye değil sadece mesken diye  anılıyor muhitimiz. Köy-kent yaşamı bitti. Bursa’nın varoşlarındanız artık. Büyü bozuldu, kabulleniyoruz. Buralara olan sevdamızın, bağlılığımızın bittiği anlamında değil bu kabulleniş… 
          Mutluluk, huzur, güzellikler göreceli kavramlar. Bizden sonraki yaşanmışlıklarda da çocuklar ve gençler mutlu olmuşlardır elbette. Geride kalan güzellikler onlara ve onlardan sonrakilere yetmiştir.  Fakat 1970 lerin ikinci yarısından sonrası yaşamlarda acı,hüzün, korku ve endişe yer alacaktır. Çünkü meskende ilk silah sesleri duyulacak, ilk kan dökülecektir. Politize olmuş toplumun içinde bulacaklardır kendilerini. Kimileri demir parmaklıkları tanıyacak, kimileri zorunlu terk edecektir buraları. Polis, provokatör, dernek ve fraksiyonlar cirit atacak, militanların arenası olacaktır mesken. Huzur artık uzun bir kaos dönemine bırakmıştır yerini. Samimi idiler, içtendiler ama cezalandırılacaklardır. Bu zaman dilimindeki yaşanmışlıklarla, hikayelerin patenti onlarındır. Onlar anlatacaktır… 
          Bizden sonraki kuşaklar bu büyük travmayı atlatmayı bilmişler yaralarını sarmışlardır. Mesken ayakta kalmayı başarmıştır. Dedeleri, babaları, ağabeyleri olduğumuz bu nesil, yaşamın kavgasında buralardan uzak düşmüş, eksilmiş, kaybolmuş bizleri bulacak ve bağrına basacaktır. Bizlerde onları. Yarattıkları sanal alemde bulmuşlardır zaten izlerimizi. 
          İlk UCUZ MESKEN ÇOCUKLARI ve gençleri olarak onlara verecek sadece anılarımız var. Uludağ’ın yamaçlarında artık açmayan, olmayan: menekşeler, yaseminler, papatyalar ve erguvanlardan oluşmuş bir demet çiçek yerine.  Kabul buyursunlar..
                       273 HANENİN ANISINA                                                                                                  
Hayri Başçavuş

PEMBE VE SİYAH ÖYKÜLER (Hayri Ilgın kardeşimden)

 PEMBE SİYAH ÖYKÜLER
Renkli blokları ile koca bir tabak yeşil salatanın üzerindeki küçük garnitür kümesi gibi idi UCUZ MESKENLER.
            Plansız nüfus artışı, Bursa sanayisinin gelişmesi neticesinde önce köylerden, sonra doğudan göç başladı. Yerel yönetim iskan ve imar planlarını bu istikamete kaydırınca suya atılan taşın halkalarına benzer büyüme göstermeye başladı.Çevresinde yeni muhitler oluşurken yakın köylerde köy niteliklerini kaybetti.Çeşitli sosyal katmanlar ve kültürler iç içe geçerken plansız, kötü yapılanma doğa tahribine yol açıyordu. Ülkenin batısının büyük kısmındaki bu kaçınılmaz gelişimden mesken semti soyutlanamazdı ama buradaki oluşum sanki üç adım önde gidiyordu. Meskenler çevre semt ve yakın köyler ile birlikte bir cazibe merkezi, legal ve illegal sektörler içinde büyük bir rant bölgesi haline geldi.
            İdeolojik ve siyasi düşünceler her semti sosyolojik ve ekonomik özelliklerine göre paylaşmaya, sınırlarını çizmeye başlamıştı. Semtimizde doktrin er durumunu belirlemiş görünüyordu. Düşünceler yerini eylemlere bırakınca bölgeleri koruma kaygısı semtler arası sınır çatışmalarına döndü. İdealist ve ateşli gençlerimiz kendilerini bu kavgaların içinde buldu kanlı ve üzücü olaylar meskenlilerin belgeselinde yerini aldı. Büyüme acılı, sancılı, şiddetli oluyordu. İnsanların hayatları olumsuz etkileniyor, genç kuşağın geleceği köreliyor, yön değiştiriyordu. 1970’lerin ikinci yarısından sonraki görüntü bu idi. Bu yılları yaşayanlar, birebir içinde olmasalar da bu olayların tanığıdırlar.

            Son 10 yıla kadar semtimin, yani Meskenin yaşamının içindeydim. Orada büyüdüm  orada ve oradan evlendim. Annem, babam yaşama orada veda ettiler. Yakınımda yaşanan birçok öykünün tanığı veya dinleyicisi oldum.
            MESKENLER her zaman pembe dizilerin seti olmamıştır. Bu sayfalarda onu anlatırken devamlı övgü, nostaljik ve duygusal yaklaşımlarda bulunursak; bu onun gerçek ve günlük   yaşantısı ile ironik bir durum oluşturur. Mevta için malum soruya verilen daimi cevap gibi "İyi tanırdık" söylemi gerçeği yansıtmaz. Kendi yaşantımızla çelişkili bir romantizm olur bu . O yaşayan, ruhu olan, nefes alıp veren, içinde değerleri olduğu kadar zayıflıkları ve zaafları olan orta yaşlı sayılabilecek koca bir semttir. Mutlu ve neşeli olduğu zamanlar kadar, acı ve hüzün dolu günleri  olmuştur. Siyah hikayelerinde sahibidir. Bunlar; Yoksulluğu, çöküşü, kaçışı, kopuşu, çözülmeyi, yozlaşmayı, kavgayı, acıyı, ölümleri içerir. Aroması hoş olmayan fakat hepsi nedenli, gerekçeli temalardır.
            İşte bu öykülerde, pembe öykülerimiz kadar anlatımlarımızda yer almalı, aktarılmalı, yazılmalıdır. Bunu kendimizi aşağılamadan, kişiliklerimizi ve kişilerimizi incitmeden, değerlerimize dokunmadan, yazma, anlatma cesaretine sahip olmalıyız.
            Göz yaşı dökülsün, duygular ajite edilsin diye değil. Bunları okuyan ait olduğumuz toplumun bizlerden deneyimsiz genç fertleri bu siyah hikayelerde karakter veya kahraman olarak yer almasınlar diye. Çünkü bunların yaşanma kat sayısı düne göre oldukça fazladır. Bizler gerçekleri gösterebilirsek onlar "pembe ve neşeli" öykülerde yer alabileceklerdir.

                                                       Hayri Başçavuş  

(Hayri Ilgın kardeşimden) FOTOĞRAFÇI CEMAL'İN KARANLIK ODASI

FOTOĞRAFÇI CEMAL'İN KARANLIK ODASI



 Kuyuya taş atmadan, nasıl anlatabilirsin? Nasıl yazılabilir şimdi bu simsiyah öykü? Hatalara düşmek, incitmek, incitilmek var. Suçlamadan, suçlanmadan, polemiklere malzeme olmadan kotara bilirmisin? Üstelik sen deneyimsiz bir kalemsin. Kelime haznene batırdığın kalemin amaçladığına; yirmi yedi yıl önce yaşanmış, unutulmuş, hatırlanması zor bir olayın üzerindeki külleri etrafı batırmadan üflemeye nefesin yeterlimi acaba? Bir hayli cesaret kırıcı bu soruları kendime sordum, yazmaya yürek var ama yanıt yok. Yanıtlar için önce hep beraber yirmiyedi yıl öncesine dönüp semtimizin tek fotoğrafçısının küçük dükkanına gitmemiz gerek.
       Ön kapıdan girip, beş adım ötedeki karanlık oda tarafına bakalım. Adı üstünde oda karanlık; önce gözlerimizin alışması gerek. İyi bakın….Davutkadı’dan gelirken ana yol üzerinde, Mesken girişinde, solda iki dükkan yan yana. Biri lokantacı Cemal Efendi, diğeri fotoğrafçı Cemal. Fotoğrafçı olanı genç, otuzlarında. Lokantacı ellisini aşkın. Genç olan yeni evli sayılır. Eşi ve iki-üç yaşlarındaki kızı ile mutlu bir hayatı var. Lokantacı torun, torba sahibi. Varsıl olmayan bir semtin geçim derdindeki iki küçük esnafının sade yaşamlarındaki ilişkileri iyi. Sıkı bir akşamcı da olan lokantacı Cemal Efendi, gündüz lokanta, gece meyhanedir. Dükkanında muhitin akşamcılarına gizli olarak içki servisi yapmakta, çünkü dükkan sahibi hacı içkiye karşı, üstelik ruhsatta yoktur. Bu servis sadece tanıdık ve müdavimlere olup en fazla iki masadır. Foto Cemal komşu olduğundan daimi müşteridir. Yıllara dayanan komşuluk ve dostluk ilişkisi ile gündelik hayat böyle sürüp gidiyor.   Mahallenin vesikalık, nişan, düğün, toplantı vb. cemiyetlerinin tek adamı Foto Cemal’dir. Aşağı yukarı o yıllarda yaşanmış tüm mutlu anlarda onun objektifi vardır. Güleç yüzlü, konuşkan sempatik, aile fotoğrafçısıdır. Albümlerimiz onundur.
       1975’lerden sonra, Kıbrıs Harekatının sağladığı birlik, bütünlük yavaş yavaş kaybolmuş, ülke kaynama noktasına getirilmektedir. Öğrenciler, işçiler, memurlar, esnaflar, sendika ve kurumlar benimsedikleri görüşlere göre, kendi içlerinde bölünmüş, örgütlenmiş, akımlara bağlı olarak türeyen illegal dernek,örgüt ve fraksiyonların silahlı militanları kıyasıya birbirlerine saldırıp can ve kan almaya başlamışlardır.Şehirlerde mezhep kavgaları körüklenip, kitlesel kıyımlar olmaktadır. Aydınların, kitle temsilcilerinin, öğrencilerin, masum insanların cenazeleri art arda kaldırılmakta, her cenaze töreni intikam ritüellerine dönüşmektedir artık. Bu büyük çatışma ve kavgaların ana fikri vatan ve millet sevgisidir. Her düşünce biçiminin, bu konudaki parametreleri farklıdır. Tasarımcı, teorisyen, senaristler bunlara göre yazılımlar yapmakta ve her repliği buna göre koymaktadırlar. Bu oyunlarda sağduyu, hoşgörü,diyalog, sevgi yoktur.Kimse figüran değildir. Kötü rol yoktur. Katılımcılar ve eylemcilerin hepsi başrol oynadığını zannetmektedir. Silah, bomba efektleri boldur. Final mezarlık veya cezaevleridir.
            Ülkeye düşman her yabancı elde içimizdedir. Zaman, siyah gözlüklülerin zamanıdır. Bunların donattığı anarşi; silah, kurşun, bomba ve benzeri aksesuarları ile kuşalı, terör denen canavar atına binmiş, barışa ait toplumsal her değerimize saldırmakta, birbirimize sunacağımız zeytin dallarını, uçuracağımız barış güvercinlerinin kanatlarını kırmaktadır. Genç fidanlarımız, gül bahçelerimiz talandadır. Onun ırgat ve uşaklarının hasat ettiği kan ve acı ferman te edilerek intikama dönüştürülmekte. Genç kuşağın beyinlerine, yüreklerine serpiştirilmektedir. Ana, baba, eş ve çocukların göz yaşları kundaklanmış güzel ülkemizin alevlerinde buharlaşıp üzerimizde kara bulutlar oluşturmaktadır. Yangını söndürmeye yetmemektedir. Hepimizin uykularını, yakınlarımızın başına gelebilecek bela ve şer bölmektedir. Olaylar hepimize bir adım mesafededir.
            Semtin yakınındaki, eğitim fakültesi öğrencileri, düştükleri ideolojik ayrımlar sonucu kendi aralarında çatışmalara başlamıştı. Yakın çevreler üzerinde etkinleşme mücadeleleri vardır. Caddelere, sokaklara, binalara, sloganlar yazılıp, afişler asılmakta, bildiriler dağıtılmaktadır. Yöreler ve beyinler için mülkiyet ve zilyet kavgası başlamıştır. Değirmenli kızık köyüne yapılan öğrenci yurduna sağ görüşlüler yerleşmiş, komşu muhit Yeşil yayla bu görüşün çekim alanına girmiştir. Bursa’ya ait lokal bir olay değildir bunlar aslında. Anadolu’daki kentler, kitle görüş çoğunluğuna göre yaftalanmıştır. Semtlerde aynı şekildedir. Dolayısıyla uzlaşmazlık, karşıtlık; baskı ve şiddeti getirmektedir.
            Ucuz Meskenler halkı o tarihlerde çoğunlukla varsıl olmayan bireylerden oluşmaktadır. Hatta yoksulluğu devlet tarafından tescillidir bu semtin. Sosyal Mesken Evleri, Afet Evleri ve Bahçeli Evler arsaları, İmar Bakanlığınca gelir düzeyinin düşük olduğunu belgeleyen ailelere verilmiştir. Bunu belgelemeyenlere ev ve arsa yoktur. Diğer yerleşimcilerin de pek farkı bulunmamaktadır. Semtimizin kuruluş sosyal sicili bu olup koşullar ve statü aynıdır. Kişilerin statü değiştirme çabalarına saygı duyulup, hoşgörü gösterilmesine rağmen, kendilerini olduğundan fazla gösterme eğilimleri veya diğerlerini küçümseme davranışları hiçbir zaman prim yapmaz. Birbirimizin ne olduğunu biliriz. Koşuya aynı çizgiden başlamış, eş zamanlı start almışızdır.İşte yapımızı belirleyen bu normlar, siyasi eksenimizi de eşyanın tabiatına uygun olarak sola yönlendirmişti. En azından tabanı teşkil etmişti.
            Semtimizin genç ve orta yaş kuşağının kişisel endişe ve korkular, onların saflarını sıklaştırmalarına, dayanışmalarına, nefsi müdafaadan, hat ve sathı müdafaaya geçmelerine neden olmuştur.Bu içe kapanış biçiminde değildir.Onlar toplumun gündemlerini yakından takip etmişler, içinde olmuşlar, dünyaya anahtar deliklerinden bakmamışlardır. Yalnız içlerinde serüvencilik ruhu olduğu inkar edilemez. Hemen hemen  hepsinin hayat öykülerinde bu ruhu görebilirsiniz.
            Sağ kesimin, Mesken’e “kurtarılmış bölge” isnadı asılsız ve saçmadır. Solun radikal kesiminin de bu deyime sarılıp sahip çıkması ise gençlerimizi illegal platformlara çekme çabalarındandır. Mesken hiçbir zaman bu söylemde bir muhit olmamıştır. İnsanlarımız yasa dışı hiçbir örgüt ve derneğin toplu mensubu olmamışlar, taşeronluğunu yapmamışlardır. Kişisel temas veya çabalar, provoke girişimler tabii ki olmuş olabilir ama bunlar istisnadır, azdır ve aksini kanıtlamaz. Bu olmamışlığa ait tanım, ilerde malum operasyon güçlerine bir istikamet levhası görevini görecek, Mesken’i açık hedef durumuna düşürüp, soruşturma, baskı ve neticesi haksız mağduriyetlerin açıklaması olarak kalacaktır.
            Bilhassa yaşlı kesimden, muhafazakar, tutucu hatta karşıt görüşlü insanlarımızı da barındıran Mesken toplumunun aralarındaki bağı, dayanışmayı koruyup, kendi aralarında çatışmaya meydan vermemesi gıpta edilecek ve bir o kadar da sosyal analize tabii tutulacak olaylardandır. Sosyal, politik etiklere bu kadar uyulmasındaki bileşke ve çimento kanımca, uzun yıllara dayanan, girift komşuluk , ağabey, kardeş, arkadaş ilişkileridir. Geçmişte bunlara ait alınan ve verilen yüzsek doz, bizleri birbirimize düşme gibi bir utançtan korumuştu, bunu başarabilmiştik.
       
Cemal Efendinin lokantasında gündüzleri indirimli tabildot yiyen sol görüşlü öğrenciler vesikalık, hatıra resimlerini de komşu dükkanda çektirmektedirler. Gidiş gelişleri çok sıktır. Foto Cemal onlara yakındır. Düşüncelerini paylaşmakta, o zamanki ortam ve koşullarda amaç birliği içinde olduğu, kendine bir misyon yüklediği izlenimini vermektedir. İdealist, içten hareket ettiğine, kan ve silahtan uzak olduğuna şüphem yoktur, çünkü arkadaşımdır.
            Cemal Efendi, yemek talepleri, dükkan düzenine karışmaları, okuduğu gazeteleri değiştirmesi gibi direktifler yüzünden sol görüşlü öğrencilerin, onlara yemek verdiği içinde sağ görüşlü öğrencilerin baskısından rahatsızdır. Diğeri ise ilişki ve görüşlerinden ötürü dolaylı, dolaysız sağ kesimden tehditler almaktadır. Gece çalışma zorunluluğu bulunan Foto Cemal için komşu dükkan bir güvence ve sığınak idi. Müşterileri  dağılsa bile lokantayı kapattırmaz, cebinden içki ısmarlar komşusunu bırakmazdı.Yaşı gereği tecrübeli ve tehlikenin farkında olan Cemal Efendi ailece de görüştüğü Foto Cemal’i çokça ikaz edip, uyarmaktadır. Artık ikisi de korkmaktadırlar.
           1980 yılı yazı ortasında, Ramazan ayında, Burgaz’da yazlık barakası bulunan Cemal Efendinin yanında eşi ve çocuğu ile hafta sonunu geçiren Foto Cemal işinin başındadır. İçeriye ellerinde silahlarla dalan karşıt görüşlü iki genç adam dükkanın arka tarafında bulunan kişileri acımasızca tarayarak, hızla Yeşil yayla istikametine kaçarlar.
            Gözleriniz karanlığa alıştıysa, şimdi yerde kanlar içinde yatan iki kişiyi görebilirsiniz. Biri Foto Cemal diğeri ise orada tesadüfen bulunan Ressam/Tabelacı Çetin’dir. Çetin tahmini 25 yaşlarında, yeni evli, 3 aylık hamile eşi olan kendi halinde, ekmeğini kovalayan hiçbir görüşte dahli olmayan biridir. Hemen can vermiştir. Cemal yaşam mücadelesini acilde kaybedecektir. Olay basına, emniyet ve resmi kayıtlara siyasi cinayet olarak geçer. Cenaze törenleri günün ritüellerine uygun yapılır. Cemal’in geride genç hanımı, küçük kızı ve annesi kalmıştır. Hanımı onun acısını fazla taşıyamayacak, çok kısa süre sonra kanserden vefat edecektir. Küçük kızları artık yetimdir.  Vuranlar çok gençtirler. Teşhis edilip yakalanırlar. Herhalde şimdi mukadder cezalarını çoktan çekmiş, belki de iş, ev bark, çoluk çocuk sahibi olmuşlardır. Belki de pişmanlıklar içinde yaşayıp halen vicdanlarını susturma çabaları içindedirler. Bilinmez.
           Cumhuriyet tarihimiz boyunca üzerimize yazılan oyunlardan biri olan bu oyun 12 Eylül 1980 tarihinde, yangını karşı yangınla söndürme taktiği kullanılarak bir gecede söndürülmüş gibi gösterilse de  aslında değişen kurgulardı. Ulusumuz, ülkemiz emperyal onaylı imar projesine uygun hale getirilmişti.
            Şimdi etnik ayrışmaya, inanç ve vicdan özgürlüğüne göre dizayn edilen bu set için yeni senaryolar  yazılması ve uygulanması gerekmekteydi. Prodüktörler ve senaristler iş başındadır. Kurgu; üniter yapımız ve rejimin üzerinedir. Aksesuar, yardımcı malzemeler ile efektlerde değişiklik yoktur. Rol ve figüran bolluğu görülmekte olup, finansman büyüktür.            Büyük yaralar alabilir, zayıf düşürülebiliriz ama, tüm bu oyun, tertip, tuzak ve düzenekler eninde sonunda milletimizce bozulmaya mahkumdur. İç ve dış hasımların hesaplayamadıkları veya şifrelerini kıramadıkları savunma mekanizmaları ve reflekslerimiz mevcuttur. Tarihi boyunca olumlu, olumsuz sayısız deneyimlerle bunları edinmiş yüce ulus 14 Nisan Ankara ve 29 Nisan İstanbul mitinglerinde siyasi amblemlerinden arınmış olarak Cumhuriyet ve onun ilkelerine sahip çıkma kararı ile güçlülüğünü göstermiştir. Şafaklarında yüzen al sancak yurdun üzerinde tüten en son ocak arasındaki bağ kutsaldır, koparılamaz. Bu millete ait giz ve şifreler batmayan güneşin çevresindeki yıldızlarla bezeli Cumhurbaşkanlığı Forsunda ve tüten en son ocağın zemininde saklıdır.
             Ulusumuzun geçirmiş olduğu bu acı sürece ve geleceğe dair benim fikir, yorum belirtmemem metnin eksikliği olacaktır. ”Ey gençler, hepiniz bir olun, sakın birbirinize darılmayın, küsmeyin.ATATÜRK bize böyle söyledi. Düşmanla dost olmak isterseniz elinizden silahı bırakmayın. Bu vatanın nasıl kurtulduğunu siz bilmezsiniz. Biz biliyoruz. Türk Bayrağına dikkatli bakın.”  Bu kadar net, sade ve çarpıcıydı 109 yaşındaki kahraman Eskişehirli Yakup SATAR dedemizin sözleri. O kim mi? O, Birinci Dünya Savaşında Basra cephesinde Osmanlı ordusunda savaşırken yaralanıp, İstanbul’un işgalinde kaçarak Ankara meclis ordusuna iltihak eden halen hayattaki son İstiklal Savaşı Gazisidir. Kendisini çiçeklerle ziyaret eden küçük çocuklara TRT 2 ekranlarından bu söylemi yapmıştır. Benim bu konulardaki ana fikrim de bu kadardır. Ne bir kelime eksik, ne bir kelime fazla. Atatürk temel ilke ve inkılaplarına yürekten inanan sosyal demokrat kişiliğimle Yakup dedeyi selamlıyorum.            Ya Foto Cemal’in, Ressam Çetin’in biten hayatları, sönen ümitleri, geride bıraktıkları? Acaba Çetin’in doğmamış çocuğu dünyaya geldi mi? Cemal’in küçük yetim kızına hangi el emek, ekmek, sevgi verip, kim büyüttü? Vatan sathında kaç kişiydiler? Onları da bilemiyorum, yaşıyorlarsa günümüzün genç insanlarıdırlar.
           Lokantacı Cemal Efendi mi? Ramazan dolayısıyla o gün kapalı idi. O günden sonra lokantasına kilit vurdu. İşi bıraktı, bir daha açmadı. 80 yaşında bir Kore Gazisi olup halen sağdır. Kendileri kayınpederimdir.
           Bugün gençlik, nişan ve düğün günlerime ait, mutluluk içermesi gereken Foto Cemal KARADAĞ antetli albümlerime bakarken burukluk, hüzün hissediyor ve bunları bu duygular içinde yazmışsam ve de simsiyah olmuşsa bu öykü bağışlayın dostlar. Sizde gördünüz, ne de olsa uzun yıllar sonra Ucuz Meskenler’in geçmiş zamanlarında var olmuş, küçük bir dükkanın ışıksız odasından çıktı. Bir fotoğrafçının karanlık odasından.... 
                                                    Hayri Başçavuş