23 Şubat 2011 Çarşamba

EFSANEVİ KAPLIKAYA DERESİ ve ÇOCUKLARI (Değerli arkadaşım M Hayri Ilgın dan)

                                                 Yazar:mehmethayri
EFSANEVİ KAPLIKAYA DERESİ ve ÇOCUKLARI 

    1965-70 li yıllarda, çocukluğumuzun kısa yaz gecelerinde, kendimizi zor attığımız yatağımızda bile yorgun argın yatarken onun sesi kulaklarımızdan gitmezdi. Sabah olduğunda kahvaltıyı zor yapar, evden aşırdığımız peynir zeytin, akşamdan kalma kızartma ile ekmeği gizlice paketler, bir gün önceden planlanan belli noktalarda buluşurduk. Üçerli, beşerli gruplar halinde güle oynaya oraya doğru yola çıkar ve mahalleden beşyüz metre uzaklaşınca onun büyülü sesini duyardık. Fareli köyün kavalcısı, kavalını bizlere oradan üflüyordu. Büyülenirdik, O uğultulu ses içimizi neşe doldururken adımlarımızı biraz daha hızlandırır, boğaza bir an önce varmak için can atardık.
İnce, dolambaçlı bir patika yoldan giderdik. Çevremiz çalılık, böğürtlen ve de ardıçlarla kaplıydı. Bodur ardıçların kokusu, çocukluğumuzun kokusudur. Her üç adımda ya bir yeşilbaş kertenkele çalılıklardan fırlar, ya da ardıç kuşu havalanırdı. O kuş ki ardıçsız yerde yaşayamaz, onun meyveleri ile beslenir, dışkısı ile onun tohumlarını araziye yayardı. Ardıç onsuz, o ardıçsız olamazdı. Yaz güneşi etrafı kavururken, böcek sesleri ve gülüşlerimiz birbirine karışırdı. Bu doyulmaz yolculuk, küçük ceylan bacaklarımızla en fazla yirmi dakika sürerdi.
            Boğazın batı yaka yamacına kurulu ufak su deposunun alt kısmına varınca suyun serinliğini hissederdik. Kulaklarımızda onun sesine alışmış olurdu. Boğaza girince iri kayalar dan keçi gibi atlar ve genelde tercihimiz olan ilk gölete varırdık. Hemen üzerlerimizden giysilerimizi fırlatır, kızgın kayalara uzanarak vücutlarımızı güneşe bırakırdık. Orası onbeş metrekarelik küçücük bir gölettir ama tertemiz, yemyeşil bir görünümü vardır. Üst taraftan yani dağdan gelen kuvvetli su, ufak bir çağlayanla buraya dökülür, alt kısmındanda akar giderdi. Kızışan bedenlerimizi daha sonra bu çelik benzeri sulara bırakır, ilerde düşlerde kalacak tatlı anıların içinde yüzer dururduk.

      Bu göletin başında yüzünüz Uludağ’a bakacak şekilde durursanız, sol yakada, yerden iki belki de üç metre yükseklikte bir kuyu ağzı görürsünüz. Burası definecilerin ağzına pelesenk olmuş Kaplıkaya mağarasının girişidir. Bu ağız bir insanın sığabileceği kadar olup,  bacaya benzer şekilde aşağıya iner. Mağara 1500-2000 metre arası, inişli çıkışlı, bazen sürünerek geçilebilinen menfezlere, bazen geniş antrelere sahip bir güzargahtan ibarettir.En sonunda çok geniş, yüksek bir salon ve 15/20 metrekarelik ufak bir yer altı gölüne ulaşırsınız.  Burada sarkıt, dikitler de mevcuttur. Gaz lambaları ve iplerle buraya iki defa inmişliğimiz var. Acaba, bugün on milyar verseler iner miyim? Sanmıyorum. Beni ve o zaman yanımda bulunan arkadaşlarımı oraya indiren, çocukluğun meraklı ve maceracı ruhudur.
            Yüzmeyi tercih ettiğimiz ilk göletin üçyüz metre ilerisinde, yine aynı ebatlara sahip,  kayalar arasında bir ikincisi mevcuttu. Ondan daha yukarda, eski değirmen hizasında ise üçüncüsü vardır. Zaman zaman oralarda da yüzerdik. Üçüncü göletten sonrası artık kanyondur. Çağlayan ve hızlı bir debi ile akar burada su. Suyun akarına giderken yeşillik sağ yamaçlarda küçük çoban mağarasını görürsünüz. Artık pembe benekli alabalık mıntıkasına gelmişsinizdir. Bu balıklar bir karış boyunu geçmezler. Ama son derece lezzetlidirler. Kurnaz ve yakalanması zor bir balıktır. Usta avcıları da Değirmenlikızıklılar’dır. Kahya Orhan (rahmetli), köylü Arif bunların piridir. Özel fırınlanmış, kurutulmuş 3-4 metrelik ince fındık dallarından kamışları ve takımları vardır. Bu kamışlar onlar için çok kıymetlidir. Tan vakti onlar ava çıkarlar ve boş dönmezler. Bu çoban mağarasında, ateş başında geceleyip, sabah kahvaltısında tereyağında tavada alabalık yediğimiz  günler olmuştur. Uzun yaz günleri akşam ezanı sonrası, artık güneş ilk göletin olduğu bölgeyi terk eder, boğaz serinler, su artık üşütür. Dönüş zamanı gelmiştir. Kimimiz akşama ne yemek yiyeceğimizi, kimimiz ne kadar sopa yiyeceğimizi düşüne düşüne yola çıkarız. Dönüşte yine ertesi günün planları yapılır. Bazen bu yolları günde 2-3 sefer gidip geldiğimizde olur. Uzaktan güzel mahallemiz ve Değirmenlikızık köyü görünür. Biz mahallemize yakınlaştıkça serpiliriz, büyürüz.
            Artık Kaplıkaya deresini bizden sonrakilere bırakmışızdır. Sular, göletler, balıklar, mağaralar, ardıçlar onlarındır. Boğazda yankılanan bizim sesimizin yerini onlarınki almıştır. Yaz gecesi rüyalarında, kaplıkaya deresini onlar görmektedirler, suların serinliği onların bedenlerindedir. O muhteşem derenin büyülü sesi onları çağırmaktadır. Sihirli kavalı onlar duymaktadırlar.
            Efsanevi Kaplıkaya deresini ve boğazını bir zamanlar o derenin çocuğu olan benden dinleyin, okuyun istedim. O muhitin çocuklarının altın çağları sayılabilecek doğa ile iç içe olan yaşamları kaç jenerasyon devam etti bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var. Artık günümüzde o sihirli, o uğultulu ses duyulmuyor. Kavalcı öldü, kavalcıyı öldürdüler. Çocuklar artık oraya gitmiyor. Masalın sonu acı bitti.  
                                                         23 Ocak 2008  M.Hayri Ilgın


                        Tutkuların evinde savaş kırıkları var,
                        Kül olmuş bir bütünün yonga yanıkları var.
                        Eski özlemlilerin yeni bahçelerinde
                        Anı kuyularının suskun çığlıkları var.

                                                                       Özdemir ASAF

Hiç yorum yok: