30 Kasım 2010 Salı

GÜL DİKSİNLER YOLLARA







GÜL DİKSİNLER YOLLARA

Gönüllü katlanıyorum dayanılmaz yokluğuna
Boğazımda boğum boğum düğümler,
Gözlerimde tutamadığım göz yaşlarım,
Kulağımda, yüreğimi dağlayan titreyen sesin,
Katlanacağım bir tanem, katlanacağım.
Yıldızlar ne kadar yakın demiştin,
Elbette yakın olacak sana yıldızlar.
yıldızlar minik, yıldızlar sönük,
yıldızlar senden alacak ferini,
yıldızlar yıldızlığından habersiz.
Kapısız tuvaletini, camsız pencereni göstereceksin,
Yani memleketimin gerçeklerini,
İnsan olmanın asgari şartlarını sıralıyacaksın.
Bakın yıldızlarım diyeceksin;
Fedakar, cefakar, çalışkan, dürüst, temiz olmalı insan.
Sevgi dolu olmalı, karabaş köpekten ipek kanatlı kelebeğe kadar.
Sonra, dağlarını taşlarını sevmeyi öğreteceksin,
Issız patikasını, bakımsız asfaltını yurdumun.
Katlanacağım ayrılığına bunun için hasretim,
Uykularımda görüp hasretliğini gidereceğim,
Varsın kaçsın uykularım.
''Ben iyiyim baba, üzülme'' dediğin gelecek aklıma,
Ne kadar büyüksün, küçücük yavrum,
Ben gözlerimle ağlarken,
Sen yüreğine indiriyorsun göz yaşlarını.
Ne kadar kutsalsın fedakar ÖĞRETMENİM,
Senin yaşında insanlar diskolarda barlarda,
Sen yıkık dökük okulunda YILDIZLARINLA.
Katlanacağım yokluğuna güzel gözlüm,
Lastik pabuçlu, gözü çapaklı çocuklar
İnsan olsunlar yeterki.
Gözleri çakmak çakmak olsun.
Sırlarını bulsunlar yaşamlarının.
Yinede sevsinler memleketimin
Dağını ovasını, dalını yaprağını,
Gül diksinler yollara, sen bize kavuşurken,
Gül dökeceğim yollara biz sana kavuşurken ... 





Mehmet ERDOĞAN  
Yeşilhisar 16 Eylül 1996

ANNELERİN EN MUNİS'İNE



ANNELERİN EN MUNİS'İNE 



UYKUSUZ GECELERİN BİTİNCE GÜLÜM,
ÖLÜMSÜZ OLACAKSIN ESERLERİNLE ..


ÖZLEM'İN LE, AĞARAN SAÇLARIN,
ÖZDEN'İN LE,
 KARARAN GÖZLERİN,
 ÖZGÜR'ÜN LE,
 BURUKLUĞUN KAYBOLACAK.
  DİPSİZ KUYULAR YERİNE, BERRAK PINAR BAŞLARI
MEKANI OLACAK DÜŞLERİNİN.
SAÇLARINDA AK ÇİÇEKLER,
GÖZLERİNDE YAKAMOZ PARLAKLIĞI,
YÜREĞİNDE SERİNLİK ..

KISKANMAYACAĞIM SENİ
ANA KADINIM.
BİRLİKTELİĞİMİZ TOPRAK OLANA KADAR,
YÜREĞİN YÜREĞİM,
GÖZLERİN GÖZLERİM OLSUN YETER ...


                                           Mehmet ERDOĞAN
8 Mayıs 1988 (Anneler günü hediyem)


28 Kasım 2010 Pazar

AMANIN KİMLER GELMİŞ






AMANIN KİMLER GELMİŞ ?

 

Sanki kırk kurbanla arayıp buldum,
Babanın yanına balağım gelmiş.
Duluğu sellim de kafası kelim,
Tek ayak çoraplı çolağım gelmiş.

Kucak mı istiyon söyle aslanım,
Sırtıma sırt ver de sana yaslanım,
Sen orada uyu ben de seslenim,
Sırtından muskalı ulağım gelmiş.

Sesime ses kat ta bulayım seni
Gel de kucağıma alayım seni,
Ben hangi beşiğe beleyim seni ?
Yüz meyve kokulu çileğim gelmiş.

Ayaklar tepinir kaşları çatık,
Sadece süt içer istemez katık,
En derin uykuya beş dakka yatık,
O uyku sersemi, salağım gelmiş.

Ee derim uyumaz, ceee derim susmaz,
Akşamaça ağlar sesini kesmez,
Yalandan sallarım tongaya basmaz,
İlla kucak diyen şeleğim gelmiş.

Yanına uzanıp sinek kovarım,
Ne kadar kızsam da gene severim,
Hele az büyüsün sonra döverim
Şimdi gözüm nuru meleğim gelmiş.

Hiç razı olmuyor yere koyunca
Beş kişi koşuyor bir vee ! deyince
İki koldan iki iğne yiyince,
Gözleri baygınım lalağım gelmiş.

Ahmet Türker 10:34

27 Kasım 2010 Cumartesi

ÖMRÜMÜN RESMİ

ÖMRÜMÜN SAYFALARINDA BOZKIRIN RESMİ HİÇ EKSİLMEDİ


              Hem yetim hem öksüzmüş annem. Ondördüne gelmeden gelin etmişler. Şikayeti yoktu kadere. Onun merhameti, kurda kuşa sevgisi, beş çocuk arasında banada nasip oldu. Babam Çakırın Hasanhüseyinin cefakar üçüncü oğlu. Yokluk ve çilenin yumağında sevgi ve duygu yoğunluğunu hepimize yetirdi.
             Çocuklarım oldu, üç gülüm. Annelerinin emekleri boşa gitmedi. Varlıklarından gururlandım,
sevinçlerinde ağız dolusu gülmeyi, kederlerinde dünyanın hiçliğini farkettim.
              Yıllar çabucak geçti. Saçlarımdaki aklar sakalımdakilerle yarışırken Umudum göğerdi. Hayata yeniden yelken açar olduk. Minicikti sazımın sesine gönül verdiğinde. Sanırsın küçücük yüreği turnaların yüreği. Avuçlarında hissedersin bir bozlak dinlediğinde. Hayat dolu Umudum. Hele annesi yanındaysa. Bazan doktor olur babası gibi, bazan paşa olur, memleketimin hayınlarına günlerini gösterir.
             Bir yüreğim ikiye bölünür Tunamla. Yiğitmi yiğit, onurlumu onurlu, gururlumu gururlu bir akıl küpü. Bana tutkuyla bağlı oluşu sevindirir en çok. İki kınalı kuzunun hasretliği yıllar öncesi dayılarına açtığım gönül defterimi yine açtırdı. Eski dizelerimi okur oldum sıklıkla. ''Umutlarım yücelerde, hayallerim senle coşkulu''..   
             Bazan savrulan yaprak misali gideceğim yerleri düşlerim, bazan yolun sonundaki başlangıcı. Can bu tende durdukça yüreği yüreğim, gözleri gözlerim olan sevdamla, gittiği kadar gitsin be adam der geçerim.
              Kurda kuşa, toprağa suya, çiçeğe böceğe, insana hayvana, şarkıya türküye, doğruya düzgüne, kıpır kıpır eder yüreğim. 
                VELHASIL ''YARADILANI SEVERİM YARADANDAN ÖTÜRÜ''...


                                         Mehmet ERDOĞAN

HOZAT'LI HAYDARLA YEŞİLHİSAR'LI MEHMET





HOZAT'LI  HAYDAR'LA

YEŞİLHİSAR'LI  MEHMED'İN ANISI

       Bir sitede dolaşırken eski günlerimi yad edeyim dedim ve Kıbrıs'ta savaştığım yerleri dolaşmaya başladım gökyüzünden. Bazı resimleri inceliyordumki nefesin kesildi adete. Benim yıllardır hüznüm, gururum Haydar Saban Asb.ın şehitlikteki onurlu yerinin resmi. Uluslararası bir sitede bu çarpıcı resmi koyan insanı kutlamak için not yazdım ve aşağıdaki anılarım çıktı. Siz değerli DOSTLARIMLA paylaşmak istedim. Değerli zamanınızı almama değer umarım.

Mehmet Erdoğan:
 
       Murat bey, Sevgili Haydar abimizin resmi beni yıllar öncesine götürdü. Gözlerim buğulandı. O bizim efsanemizdi, ozanımızdı, ince ruhundan esinlendiğimiz yiğidimiz di. Çok ilginç bir şey yapmışsımız, resmi tamda şehit olduğu yere koymuşsunuz. Bilinçli ise,  akrabası olmalısınız, özel anılarımızı paylaşmak isterim sizinle. Şunu da özellikle belitmeliyim ki, bu yurdun doğusu batısı vardır, ancak ben Tunceli'li Haydar'la Kayseri'li Mehmet mermilerin altında son damla suyumuzu paylaştık, hayatı ve ölümü paylaştık. Elinize sağlık, emeğinize sağlık.


Dr. Murat Erdoğan :
 
         Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Haydar Beyle bir akrabalığım yok. Sadece hemşeriyiz. Kıbrıs'a defalarca gittim. Oraları görmeyen hikayeleri bilmeyen anlamıyor. Hele Kıbrıs'lılar. Öyle rahat ve umursamaz tavırlar içindeler ki! Bu fotoğrafı çekerken amacım ülkemde horlanan bir bölgenin insanının ülkesinin ortak ülküsü için sizin gibi arkadaşları ile kader birliği yapışını vurgulamak istedim. Yine de ortak anılarınızı duymak ve izin verirseniz bu sayfalarda yayınlamak isterim. Saygılarımla.



Mehmet Erdogan :
 
            Murat bey, hassasiyetinize ve düşüncelerinize teşekkür ederim. Haydar abimizi üç yıl samimi bir arkadaşından dinliyerek tanıdım. Çok iyi bir insan olmasının yanında iyi bir paraşütçü, iyi bir kayakçı ve komando olmanın her türlü özelliklerinin mümtaz taşıyıcısıydı. 1974 te Kayseri'ye atanınca Haydar abiyle tanişacağım için heyecanlanmıştım bile. Kayseri'ye vardığımda hemen aradım, komando ihtisas kursunda olduğunu öğrendim. Nasıl olsa bir gün karşılaşacağız derken harekat geldi çattı. Kıbrıs'a, dediğiniz gibi tarihi ihmalkarlığımızın telafisi için gittiğimizin ikinci günüydü. Boğazda bir korulukta verilecek görevleri beklerken , dal gibi kara yağız bir Asb. geldi yanımıza ve tanıttı kendisini. Ben Haydar der demez sarıldık birbirimize. Kursu yarım bırakıp savaşa koşmuştu. Ulaştıramadığım selamları söyledim. Sevinçten küçüldükçe küçüldü gözleri.

          Bir yandanda bulunduğumuz yerin belli olmaması için gayret sarfediyorduk, ama kışlada birbirine selam vermiyen askerler göz aşinalığı olanla sarmaş dolaş oluyor ve buna bir türlü engel olamıyorduk. Sabaha kadar gözümüzü kırpmadan, günlerdir uykusuz kalmamıza direnerek sohbet ve görev karışımı sabahı ettik. Her yönden düşman gözetlemesi olduğunu biliyorduk ama ölüm bizim için çokta önemli değildi. Kaygımız askerimizin sağlığı ve görevi aksatmamaktı sadece. Şafak atmış günün kızıllığının farkına varmadan kumanyamızdan bir lokma olsun alalım, güne hoş geldin diyelim dedik. Haydar abiyle sert peksimetimizden paylaştık, sırtımızı bir ağacın gövdesine dayadık, sigaramızdan birkaç nefes aldık, ama yüzünü görmek için karşısına geçtim. Bir ses geliyordu, hiç alışık olmadığımız. Islık çalıyordu adeta. Bazan ıslık sesi önümüze, bazan arkamıza düşüyor ve büyük bir gürültü ile savaşta olduğumuzu hissettiriyordu. Bunlar top ve obüs mermileriydi. Askerlerimizin hareketi yerimizin belli olmasına neden olmuştu. Bir ıslıkta bizim için çaldı. Geldi bulunduğumuz ağacın üstüne çarptı. Patlayan mermi yüzlerce parçaya bölündü ve oluk gibi üstümüze geldi. Haydar abinin boynunda kanlar akıyordu. Bir askerimizin ayağı kopmuş, bir yandan bot bağını çözmeye çalışıyor, bir yandan ''banada götürün banada diyordu. Şaşkınlıktan çözüyordu botunu, çünkü ayağını deri tutuyordu sadece. Banada götürün derken egeli olduğunu anlatıyordu sanki. Yakında ilk yardım yeri vardı ve ben sağlamdım. Haydar abinin sağ veya şehit olduğunun muhakemesini yapmadan omuzlayıp ilk yardım yerine götürüp sağlıkçı Asb.ya yalvarmıya başladım. Sanki her şeye muktedirmiş gibi geliyordu o Asb.  bana. Ama o da başaramadı. Kütüklüğündeki sağlam fişekleri bile yaralayan o şarapnel parçaları, Haydar'ımızı da elimizden almıştı.
           O hain şarapnel ve Haydar abimin kanıyla dolu ezik mermi kaldı geriye. Yıllardır en büyük hazinem diye saklarım onları. Bir yolunuz düşerde gelirseniz çıkınımda özenle sakladığım hazinelerimi sizede gösteririm, ama yıllar kan izlerini kaybetti. Yüreğimin sızısını hiç yitirmedim ama. Hala kanar, Haydar dedikçe, dal gibi karayağız bir Asb. görünce...
   
MEHMET ERDOĞAN

KİRPİĞİNDEN DARAĞACI KURARAK


KİRPİĞİNDEN DAR AĞACI KURARAK



Ayrılık her zaman kavgayla olmaz,
Kimisi konuşmaz, susar da gider
Uğruna kul, köle olursun bilmez,
Çiğneyip üstüne basar da gider.

Nergisi, sümbülü, laleyi dersen,
Hepsini götürüp yoluna sersen,
Üstelik kalbini hediye versen,
Et parçası sanıp keser de gider.

Bahanesi olur üzümün çöpü,
 Elmanın kabuğu, armudun sapı,
Üçün karesiyle ikinin küpü,
Eşit değil diye küser de gider.



 
 Kurşun değil, acı sözle vurarak,
Hatırını yıkıp, gönül kırarak,
Kirpiğinden darağacı kurarak,
Zülfünün teliyle asar da gider.
Şahin Yılmaz

ÖZ YURDUNDA PARYA OLMAK


ÖZ YURDUNDA PARYA OLMAK
Yurduna sadakati içselleştirmiş, bunu ibadet aşkı gibi görmüş bir neslin devamı insanımız. Yeşilhisar’lı kadar kaderci, vefalı ve çilekeş az yöre var Anadolu’muzda. Savaşın tüm acılarını her hanesinde hissetmiş, Of dememiş. Cepheden cepheye koşan dedelerimizden sağ dönebilenlerin Yeşilhisar’a dönüşlerindeki şaşkınlıkları kuşaktan kuşağa nakledilir, iç sızısıyla. Kimi yavuklusunu, kimi yavrusunu, kimi anne, babasını kara toprakta bulur. Hastalıktanmı hasretlikten mi, yoksulluktan mı kara toprak olurlar düşünmeye bile fırsatı yoktur. Yurdunun imar ve inşasında karınca gibi çalışır. Kimi koca iller ilçeleriyle birlikte 10–20 şehit verirken, küçücük ilçemiz 37 yiğidini Çanakkale’de toprağa vermiş. O koca iller, emeği, kanı ve teri olmadığından, varlığını sorgular olmuş yurdumun. Yine iş, çorak toprakların yüreği harlı, elleri nasırlı evlatlarına düşmüş. Nimeti ve külfeti eşit paylaşmak sözde kaldı yıllarca. Bürokrat ve yönetici konumundaki hemşerilerimiz hak hukuk ve adaletle muameleyi düstur edinirken, azınlık psikolojisi ile el oğlu birbirini tutmuş, kollamış, kayırmış. Son yıllarda, "kendi öz yurdunda parya"  gibi görülen insanımıza kol kanat geren büyüklerimize, şehrin emanetini vermiş insanımız, minnetle, şükranla..

Savaşın faturasını en çok ödeyen insanımız, toprağının çorak ve kuraklığına aldırmadan bir yandan ekmiş dikmiş, bir yandan dualarla yağmur gözlemiş. Modern tarıma geçememişiz yıllardır. Ticaret olmamış para olamayınca. Sanayi hiç olmamış. Kısır bir döngüde giderken, bizi birbirimize düşürecek ne kadar melanet varsa, önümüze konmuş. Farklılıklarımız, kimi siyasetin, kimi ticaretin, kimi şehrin çıkarına kullanılmış. Bir kez de farklılıklarımızı Yeşilhisar’a güç olarak kullanmayı becerememişiz.

Günümüz sivil toplum kuruluşları günü. Günümüz örgütlü toplum olma günü. Yarından tezi yok hepimiz, bu örgütlülüğün gereğini yapmalıyız. Siyasi partilerde, sendikalarda, odalarda, dernek ve cemiyetlerde önce var olmalıyız, sonra yöneten. Yada yönetmeye talip olan hemşerilerimize omuz vermeliyiz. Tek hedefimiz olmalı, Yeşilhisar ve Yeşilhisar'lı. Bulunduğumuz her ortamdaki olanaklar Yeşilhisar öncelikli olmalı. Bu anlayışla hizmet edeceklere minnet ve şükranlarımızın yanında iç huzuru da verecektir yaradan. Balık bilmezse Halik bilecektir mutlaka.

Farklılıklarımızın Yeşilhisar’ımıza güç vereceği günlerin özlemleriyle tüm hemşerilerimize selam, sevgi ve saygılar..

Mehmet Erdoğan

CANIM ÖĞRETMENİM

CANIM ÖĞRETMENİM

Damlardan kürünen karlar yolları kaplardı. Küçücük adımlarımızla metrelerce karı serçe sıçramalarıyla aşar giderdik , mazot kokulu okulumuza. Sırtımızda güneşten harelenmiş önlüğümüz vardı .
Eller çıplak, minicik ayaklarda lastik ayakkabılar. Akşama donduğumuzu farkederdik sadece, birde sınıfa girdiğimizde öğretmenimizi görünce. Kocaman elleri tebeşir tozuyla bir başka güzelleşir, öksüz Hilmi'nin alışamadığı baba özlemini gidermek için, saçlarını okşarken bir başka güzelleşirdi. Pantolonu kaç yıllıktı kim bilir, ama hep ütülüydü. Gömleğini kolasız , ayakkabısını boyasız hiç görmedim .
Sevgi sözcüğünün anlamını henüz öğrenememiştik, ama Hilmi'nin saçlarının okşanması, derslere kendini veremediğinde hepimizin anlayışla karşılamamızdı sanırım bu kavram. Hasta olan birimizin hastalığına , hepimizin yanmasıydı , baharda açan akasyaların kokusu , bayram arefesinde babamın satmak zorunda kaldığı sarı ineğimizin, giderken içine akıttığı göz yaşlarıydı sevgi. Başka değerleride öğretti , öğrettiğini hissettirmeden. Çalışmaktı, sevgiyide katarak öğrettiği. Sabah erkenden kalkıp babasına hamur yoğurmada yardım eden Mehmedi sevmesi bir başkaydı. Çalışkandıda Mehmet. Somun kokusu sinerdi her yanına. Ana kokusu ve somun kokusu kardeş kokulardı kavruk bedenlere. Anne ve baba sevgisiydi, öğretmenimin sesinde hissettiğimiz. Doğruluk, dürüstlük, vatan , bayrak aşkı, temizlik, bir parçasıydı kimliğimizin.
Hiç sıkıntılı görmedik, halbuki kiralık evinde kömürsüz kışı nasıl çıkarırdı , yıllar sonra sorar olduk kendi kendimize. Yemez içmez uyumazdı sanki, olağan üstü bir değerdi bizim için. Hasta bile olmaz sanırdık. Bir gün yerine başka bir öğretmen geldi sınıfımıza. Öğretmeniniz hasta, bile diyemedi üzülmeyelim diye. Hasta olmuştu, olmaz sanırken. Ziyaretine gittik ülülerimizle, gavurgalar götürdük, simitler götürdük, yiyemediğimiz portakallardan götürdük. Götürdüğümüz hediyeleri bize yedirdi, ama sevinçten iyi oluverdi sanki. Kalbimizin pırpır ettiğini hissetiki, birkaç gün sonra sınıf kapımızdan yine girdi, dağ gibi. Bembeyaz dişleri bile gözüküyordu gülerken.
Yıllar sonra karşılaştığımızda hala gülüyordu , sevgi dolu, mutluluk , şefkat dolu. Kocaman ellerinden öpmemize artık fırsat veriyordu. Yaşlanmıştı kendince. 
Toprak olmak, böyle olsa ne yazar. Her yürek çırpmasında ona sevgiler sunulan, yüzlerce bedende bir yanını bırakıp gitmek. Her 24 kasım beklenmeden hep 24 kasımı yaşamak. Nasıl bir duygu sevgili öğretmenim, canım öğretmenim....
Mehmet Erdoğan

AKIL ONU , O YEŞİLHİSAR'I TERKETTİ




 AKIL ONU , O YEŞİLHİSAR'I TERKETTİ


Rivayet edilirki, dayısı Mustafa , özürlü haliyle, küçücük Hacı
bebeği korkutur. Gözündeki ışıltı, yerini dehşete bırakır. Bir serçe kadar ürkek, bir ceylan kadar korkar olur. Belkide genlerinin azizliğidir , Hacı aklını yitirmiştir küçücük yaşında. Yaradanın verdiği en büyük hazinesinin kaybının bile farkında değildir.
Hazin halinin çilesini çekmek hem Hacı'ya hem anne babasına, hemde çevresine düşer. Çocukluğun ele avuca sığmaz halleri, onda başka başka davranışlarla hayat bulur. Bir kuş lastiği alır eline. Öç alır gibi düşürür serçeleri , sığırcıkları , kumruları pıııt pıt. Boşluklarda ampul ısırır, çivi ile oynar. Akranlarının ağız dolusu gülüşleri onun dişlerinin gıcırdamasına kadar varan sinirlenmesine neden olur. Toplumumuzun onu teskin etmesi, sigaraya alıştırmak olur. Bir başka tutkuyla çeker zift, katran dolu dumanı ciğerine. Ömrünce can yoldaşıdır artık sigara.
Gün gelir, anne ve babasıda göçüp giderler, Hacı'yı memleketin merhametine terkederek . Yazın sıcağını, kışın ayazını, mavi siyah karışımı ceketi ile geçirir. Bazan uzun bir paltosuda olur, ancak hareketlerindeki çabukluğa engel olduğundanmıdır nedir çokta giymez kara paltosunu. Bazan samanlıklardır mekanı, bazan bir tahta sandalye, bazanda engebesinin farkında olmadığı duman rengi döşeği. Açlığa pek aldırış etmez, yeterki siğarası eksik olmasın.
En büyük keyfi, durak kahvesindeki kayısı ağacının altında kendine özgü sigara tellemesi. Yaz olsun kış olsun, güneş olsun kar olsun, her gün ikindi vakti gelir o ağacın altına. Sıkışıklığını gideriverir oracıkta, vakit kaybetmeden çıkarır çeketini serer ıslattığı yere ve yatar üstüne. Dudaklarını yakan sigarayı yeniler. Dumanını yılların hasretini çeker gibi çeker, çeker... Çeketin bir yanıyla kafasını saklarken, bir kolundanda üfler ciğerindeki dumanı.
Acelesi varmış gibi yaşaması, ömrünün süresinin farkında olmasındandı sanki. Kış gelmeden , tipi ayaz gelmeden gidişi , vicdanlardaki yükün hafiflemesine neden olsada, bir rengini kaybetti Yeşilhisar. Kurban bayramı arefesinde, hemşerilerinin gurbetten gelişine rastladı ölümü. Onu son yolculuğuna uğurlayan insanımızın çokluğu, akıllara sığacak gibi değildi. Akıllı sandığımız pek çok insana nasip olmadı bunca kalabalık. Hacının tabutuna omuz verenlerin içtenliği, insanımızın yüceliğinin bir göstergesiydi elbette. Çıkarsız sevgi, merhamet duyguları, yüceltmezmi insanı? Deliden veli olmaz özdeyişine inat, Hacı'ya sarılmak, baş üstünde götürmek, Kılcanın bağrına teslim etmek.
Her geçen gün bir başka seviyorum seni memleketim. Kıraç toprağına, boğazımda düğüm düğüm olan suyuna, çıplak ama kenger sakızlı , kekik kokulu dağına, buludulu, karaburculu bağına, can feda, canlar feda..

Mehmet ERDOĞAN

GIRCI GIRÇMIŞ ÇİÇEKLERİMİZİ




GIRCI GIRÇMIŞ ÇİÇEKLERİMİZİ


Hafta sonu sözümde durdum ve ''dağlarına bahar geldiğinde memleketimin'', memleketime gittim. Bahar tüm güzelliğiyle, sevimliliğiyle geldiğini müjdeliyordu. Ne kadarda özlemişim bu kadarcık kısa sürede. Eş dost ziyaretleri ve güzden diktiğim fidanlarımı ziyaret asıl amacım. Hepsi tutmuş, sürgünler vermiş çiçekler açmış. Soğuktan kurtulan çiçekler meyveye durmuş. Bir fidanımda üç aşı vardı. Şekerpare, ağustos ve adana eriği. Evin duldasında bizi bekliyorlar sanki. Erik almış başını gitmiş göğe. Başı göğe ermiş, kayısılara inat. Dağları yeşil kadife, bahçeleri kar beyazı ve yeşil karışımı, yaşamın umudun, tazeliğin rengi her yer.
Güneş pırıl pırıl, hava sırf oksijen. Ciğerleriniz doluveriyor neşeyle sevgiyle dostlukla. Herkes yürekten selamlıyor birbirini. Hafta sonu bile olsa tatildi bizim için. Ayda bir de olsa, yakın ve gönlü yakın hemşerilerimiz için sosyal bir etkinliğe dönüşmesi fikri geldi aklıma. Yerel sanatkarlarımızla türküler çığırmak, bürokratlarla tanışmak, hemşerilerimizle yarenlikler etmek , bizleri bırakıp gitseler de gidenlere dualar etmek fırsatı, olabilecek en büyük tatil olur . Sırtımızı Ankara’ya dayayamıyoruz madem, sırt sırta verelim, ne dağlar devrilir gösterelim ele aleme. Yılda bir festival yetmemeli. İç turizm denilen olgu budur işte. Böyle fırsatlar arayan gençlerimiz, Sultan sazlığının fotoğraflarını çekip, sanatın bir kolunda uzmanlaşıverirler, kınalı kekliklerle, katar katar turnalarla, gövel ördeklerle. Derebağ da dut yarışları, baya çayında yürüyüş , kaleye tırmanma, dostlarla arkadaşlarla , ailemiz ve çocuklarımızla hayalde kalmamalı. Kahve ziyaretlerinden kurtulmalı kendi gurbette, gönlü sılada hemşerilerimiz. Bu o kadar zor bir organizasyonda değil . Yeter ki, sırt sırta vermiş insanımıza bir öncü yeter.
Soğuğun bitiremediği meyveye durmuş çiçeklerimize birde gırcı yağmış . Gırcı gırçmış kalan çiçekleri. Ne yapalım Hak'tan gelene?. Gönlümüzün çiçekleri solmasın, umutlarımız bir başka bahara kalmasın, sevgiyle kalın, sağlıkla kalın.

Mehmet ERDOĞAN

SEHER YELİNE MEKTUPLAR






SEHER YELİNE MEKTUPLAR


Okumanın yazmanın zahmetli olduğu yıllarda kaderine küsen ozanlarımız , seher yelleriyle dertleşir olmuş. ''Seher yeli dost köyüne uğrarsan, sana diyeceğim var seher yeli '' diye kahırlarına başlarmış.
      Okur yazarlık sıkıntısı olmayan ama yinede okuma özürlü insanımızdan şikayetimiz olmuyor değil. Bunca gayretlerimiz okuma özürlü olmayan ancak , iki satır yorumu esirgeyen sevgili hemşerilerimize ne ifade ediyor , onun merakı içindeyim. Ama yinede sizlerle, seher yelleriyle dertleşir gibi dertleşmek, memleket haberlerini paylaşmak istiyorum.
       Yeşilhisar haberden de takip ettiğiniz gibi, insanımıza alternatif kazanç yolu olabilecek meyve kurutma tesislerinin açılışı oldu. Kayısıdan elmaya, erikten domatese kadar pek çok ürün hijyenik şartlarda kurutulup Pazarlanır hale gelecek bu yatırımla. Bir türlü eski demeye dilimiz varmayan kaymakamımız Cevdet ERTÜRKMEN beye şükranlarımızı sunuyorum . Tesiste çalisacak en az 20 insanımız adına , bitmez hülyalara dalıyor insan. Memleketimin kaderine olumlu katkı veren mahalli ve mülki amirlerimize şükrandan başka vereceğimiz hediyelerimizde olmalı. Vefa duygularımızı , sevgilerimizi , saygılarımızı sonsuzlaştırmak. Bu , gönüllerde de olmalı. Cevdet bey hep Yeşilhisar'lı olarak hissetsin lütfen kendini. Biz onu öyle anımsayacağız. Köşk bahçesinde yaptırdığı lokalde ince esprileriyle oturuyor hep gözümüzde ,gönlümüzde. Döneminde yaptırdığı Zübeyde hanım ana okulunda yetişecek çocuklarimiz belki de adını bile bilmeyecek ancak , güzel yavrularına bırakabileceği en büyük miras olmalı.
       Yeşilhisar’a hazan vurdu bu yıl. Kaymakamımızla birlikte yıllardır kahrımızı çeken emniyet amirimiz Bolkar bey de bu hazanla savruldu, kadrini bilmeyen insanlardan ayrıldı. Huzurumuzun , emniyetimizin güvencesiydi. Sessiz , efendi , adil, vakur duruşu ve birilerinin değil devletimin temsilcisi olmasının diyeti , gün gelir şeref madalyası olarak kalır boynunda.
       Jandarma komutanı Muzaffer beyde nöbet devredenlerden. Son yıllardaki Muzafferlerden son Muzafferimizi de çaliskan dürüst ve bizden biri olarak anımsayacağız ömrümüz oldukça.
        Ömrünün en güzel yıllarını Yeşilhisar’ımıza veren eğitimcimiz , maçlarımızın değişmeyen adil hakemi İlker beyi ve saygıdeğer eşi Ayşe hanımı da başkente uğurluyoruz. Yeşilhisar ve Baş köy’de ayak izleri ile çocuklarimizin beyinlerindeki izlerini saygıyla anacağız.
         Yazın güneşli günleri , her biri onur ve gururumuz gurbetteki hemşerilerimize sürprizin büyüğünü yaptı. Sıcaktan bunalanlar dere bağ ve diğer sayfiye yerlerimizde soluklanarak ayrı bir güzellik yaşadılar. Sıla özlemi , eski anılarını arama duygusallığı dolu idi gurbetçilerimiz. Küngün başinda serin bir pınar başi hayallerini yerle bir edişimizin vebalini nasıl öderiz bilemiyorum.       Fransa’da yıllardır vatan özlemi çeken hemşerilerimizden Galip Meydaner’in oğlu Mehmet’te babası gibi Yeşilhisar sevdalısı. Büyük gururumuz . Fransa’nın Bulgaristan’da elçiliğini yapan bu mütevazi Yeşilhisar evladı da özlemini giderdi. Kırmızı plakalı elçi arabası sokaklarımızdan süzülürken başimız göğe erdi sanki. Bu sevincimiz , yurtdışındaki gençlerimizin, ne kadar önemli makamlara gelirlerse gelsinler, Yeşilhisar’a aidiyet duygularının artarak devam etmesinden. Bu değerlerimiz sayamayacağımız kadar çok. Hangisinin adını yazayım. Akademisyen hemşerilerimiz, doktorlarımız, yöneticilerimiz, bürokratlarımız, mühendis ve teknisyenlerimiz, subaylarımız, generallerimiz. Emekçi insanlarımız , hepsi bir başka değer. Sağ olsunlar, var olsunlar, çok olsunlar..
         Atanan bürokrat ve memurlarımıza teşekkürlerimizin ifadesi amacıyla, parktaki havuz başinda bir veda yemeği düzenlendi. Organizasyondaki protokol kuralları acilen çözümlenmesi gerekli bir sıkıntı. Bu memlekette sade sivil toplum kuruluşları, daire amir memurları ve muhtarlar yok. Yıllardır kahrımızı çeken, bu memleketin evladı doktorları protokollere sığdıramamamız mümkünmü ?

          Bir efsane yaşıyor memleketimizde. Vatan sevdası bedenine mühürlenmiş bir kahraman gazimiz, Asb. Harun OĞUZ . Güneydoğu mücadelesinin , kadri kıymeti tarihe kalmış bu yiğidi , protokollerle yok sayıla bilinir mi? En başta, başta baş tacı edilmesi gerekli yiğidimizi , devletimizin temsilcisi Kaymakam Cevdet bey sıklıkla arar sorar ve hatırını alırken, onun kaymakam beyi uğurlamaya gelememesinin vicdanlarda açtığı yara memleketimizin yarasıdır. Gazimiz Harun’un yarası kavuştu , ama bu adsız kahramanlara yapılanlar asla kabuk bağlamaz.
         Şimdilik bu kadar seher yeli. Sana diyeceğim daha çok şey var. Hele bir soluklanalımda yine deriz, sevgiden yana , saygıdan hoş görüden yana. Ramazanınızı kutluyor, sağlık mutluluk ve sevgi dolu güzel günler diliyorum..



Mehmet Erdogan
18 Ağustos 2010
Yeşilhisar

KIR ÇİÇEĞİM SOLDU



KIR ÇİÇEĞİM SOLDU
Ömrümün çoğunu yad ellerde geçirdim .Toprağa yaklaştıkça onun sonsuzluğuna, gönülden dostluğuna , tarifsiz kokusuna , yaşayanlarının içtenliğine özlemimiz başka oluyor. Ahmedimizin fotoğrafını çekince, sevincinden gözlerinin nasıl kısık kısık olup alnıma teşekkür öpücüğü kondurduğunu , akıllılara anlatmak zor mu zor. Delimiz bile gönül alıcı. Hayatın zorluklarına ancak, hayatı ciddiye almamaya çalışan ve her zorluktan bir espri çıkarma zekâ ve bilgeliğine sahip Hüsnü'müzün hasretini çekmek zor mu zor. Bir zamanların entelektüel, devletlû tabir edilen saygın kişilerinin taştan yapılmış, hala köşe taşlarıyla bizlere mesaj veren bakımsız konaklarının acısını anlatmak, zor mu zor. Hayatımızda, kimlik ve kişiliğimizde en belirgin yeri olan rahmetli Öğretmenimiz, müdürümüz Fevzi beyin, babamın mezar komşusu olmasının sevincini anlatmak, zor mu zor. Her ramazanda motorla gezinen davulcularla, candan espri ve sevgisiyle eşeğe binip illik çalan topal Hüseyin'i mukayese etmek zor kardeşim zor.
               Zorunlu ayrılıklar oluyor bu güzelliklerden. Yine o günlerdeyim. Bir yandan özlemini çekiyorum yeşil yurdumun, bir yandan da başkentte kışın kasvet dolu, çile dolu, keşmekeşlik dolu caddelerinde gezmek zorunda kalıyorum. Tarih kokar bu stres yüklü yollar caddeler. Cumhuriyetin ilk meclisi, kalpaklı yiğitlerini arar. Düşman Polatlıya geldiğinde Kayseri'ye taşınmayı teklif edenlere ''biz buraya Yunandan kaçmaya değil gerekirse ölmeye geldik ''diyen Tunceli mebuslarını arar Ankara'nın sokakları , sessiz ve çiseleyen yağmurla ağlayarak. Mustafa Kemal'in Ulustaki heykeli eski günlerin , çileli ama bir o kadar onurlu günlerinin simgesi adeta. Kızılay'a , Meclise, bakanlıklara gider ayaklarınız alışkanlıkla. Solda Kültür bakanlığı, sağda opera binası. Büyük bir hayretle tanıdık kelimeler ilişir gözlerinize, Saray et mamulleri, benim topraklarımın beslediği sarı inekler , Çamrağın suyu ile sulanmış yemler yiyen ineklerle,  emekleri alın terleri ve onurlarıyla çalışan yiğit hemşerilerimin alın terleri değerlendiriliyor. Aynı yerde Şahin sucuklarının da fabrika satışı yapılıyor. Opera Şarküteri adı. Bizim duvar ustalarımızın duayenlerinden Hacı Abinin oğulları işletiyor. Nasıl mutlu olmazsınız. Memleketimin kaderi bu açılımlarla değişecek elbette. Bir bardak çay , bir yudum su içebileceğim bir yerim var , adı kara, bahtı kara başkentimde. Dernek bile yaşatamamış insanların , hiç olmazsa geçerken uğrayıp , tanıdık iki yüz görebilecekleri bir yeri var Yeşilhisar'lımın Ankara'nın göbeğinde. Bu yazım reklam mı oldu ne. Koy ver reklam olsun, böyle ufku açık ticaret erbabım olsunda reklam olsun, benden yana helal olsun.
                Operadan usul usul sıhhıyeye varmadan , bir dost sesi , kokusu gelir sanki. Derebağın derin kuyularında olimpiyat hazırlığındaki tramplencilere parmak ısırtacak kadar hünerli , becerikli atlayışlar yapan bizim Yavuz'un müfettişlik yaptığı kurum gelir sıraya. Bir yarenlik etmeden nasıl giderim. Çıkarsız sevgilerini dostluklarını yıllardır yaşadığım can arkadaşım. Anılar girer sıraya. İreşit emminin Hasan emmiye ettiği dut, tavuk kurdu şakaları, laaan Meesuuut der demez koyveririz kendimizi. Kızılay'a gelirken hangisini ziyaret edeyim dediğim , onlarca üst düzey bürokrat olmuş hemşerilerim. İnsan aşığı Ali ye uğrayıp Kardeşi Kemal'in selamımı önce olsa derken , bizim Mahir'in iş yeri geçiyor. Canım emmimoğlu. Yılların özlemi beş dakikada bitermi. Bir telefonla gündem değişir. Arayan Kalbi güzel kendi güzel , şansı ve kaderi güzel olası Yahya'mız. Emekli olmuştur, ama böyle bir beyin hiç boş kalırmı. Özel okullar müdürlük teklif ederler , hemde en büyüğü. Ortak dostumuz Mehmet Çakır'ın vefat haberini verir. Başköyümüzde yetişen bir kır çiçeği solmuş.Tırnaklarıyla , alın teriyle milli eğitim bakanlığının bakandan sonra gelen adamı olmuş, yüz akımız soluvermiş. Dizlerimin bağı çözüldü. Ne dersin, kadere inanmak inancımızın şartı. Her ölüm erken ama , kırçiçeğimin yokluğu , dayanılmaz bir acı. Şimdilik bu acıyla başbaşa kalmak , ona saygı, minnet ve ışıklı bir sonsuzluk dilemek istiyor ve siz değerli hemşerilerime veda ediyorum.
            ''Dağlarına bahar geldiğinde memleketimin'' buluşmak , kavuşmak üzere sonsuz sevgi , saygı ve selamlarımı sunuyorum. Hoş kalın sağlıklı kalın.
                                                     Mehmet ERDOĞAN