30 Aralık 2010 Perşembe

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN



NE İÇİNDEYİM ZAMANIN


Ne içindeyim zamanın 
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın 
Parçalanmış akışında,
Bir garip rüya rengiyle
Uyumuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.
Başım sukutu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradıma ermiş
Abasız, postsuz bir derviş; 
Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim...

AHMET HAMDİ TANPINAR

28 Aralık 2010 Salı

NEMRUT MUSTAFALAR HER DEVİRDE VARDIR VE HEPSİDE SOYSUZDUR



URFA MUTASARRIFI NUSRET BEY


      Nusret Bey 19 Nisan 1914’de Bayburt kaymakamlığına atandı. Onun Bayburt Kaymakamı olarak göreve başlamasından kısa bir süre sonra Avrupa’da I.Dünya Savaşı çıktı. Bunun üzerine Bayburt Bölgesinin de içinde bulunduğu Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan Ermeniler, Rusların bağımsız bir Ermenistan Devleti kurmalarına yardımcı olacağı şeklindeki kışkırtmaları sonucu gönüllü silahlı Ermeni grupları teşkil ederek Türk mahalle, köy, kasaba ve şehirlerinde katliamlara başladılar. Doğu Anadolu Bölgesi’nde bu olaylar cereyan ederken Osmanlı idaresi,1 Haziran 1915’de savaş mıntıkasında oturan Ermeniler’in savaş alanı dışı olan Suriye dolaylarına gönderilmesini içeren “Ermeni Tehciri” kanununu çıkardı.Haziran 1915’de Erzurum’daki 3.Ordu Komutanı Mahmut Kamil Paşanın emriyle, Bayburt harp sahası içinde olduğu için bölgedeki Ermeniler de Nusret Bey’in idaresi altında bulunun bölgedeki jandarma güçleri vasıtasıyla salimen Erzincan’a sevk edildiler. Tehcir sırasında gayri kanuni hiçbir vukuat olmadı. Tehcire tabii tutulan Ermeniler’in emval-i metrukeleri de oluşturulan bir komisyon tarafından satılarak bedelleri kendilerine verildi.
      Ermeniler Bayburt’tan göç ettikten sonra da bölgede Ermeniler’in çetecilik faaliyetleri devam etti ve bu konuda değişik tarihlerde Erzurum Vilayeti’nden Dahiliye Nezareti’ne şifreler gönderildi.
Nusret Bey I.Dünya Savaşı’nın en buhranlı günlerinde bir yandan Bayburt Ermenileri’nin salimen tehciri için çaba sarf ederken diğer yandan da 3.Ordu’ya erzak temini için çalıştı. Nusret Bey 3.Ordu’ya yaptığı bu hizmetlerinden dolayı değişik tarihlerde Erzurum Valiliği ve 3.Ordu Kumandanlığı tarafından mükafatlandırıldı.
      Nusret Bey 14 Haziran 1917’de, o sırada Yıldırım Orduları 2.Grup Kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile Urfa Mutasarrıflığına tayin edildi. Nusret Bey, Urfa’da görev yaparken Mondros Mütarekesi imzalandı. Bunun üzerine Urfa’da işgallere karşı Müdafa-yı Hukuk Teşkilati’nın kurulmasında Nusret Bey’in büyük emeği geçti.
Nusret Bey Urfa Mutasarrıflığı görevinde bulunurken I.Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından 6 Nisan 1919’da Ermeni tehciri meselesinden dolayı azledildi ve İstanbul’a çağrıldı.
      Nusret Bey İstanbul’a geldikten sonra Bayburt ve Ergani-Madeni Ermeni tehciri ve taktilinden dolayı Mustafa Nazım Paşa başkanlığındaki Divan-i Harp-i Örfi’de yargılandı ve suçsuz bulundu. Ancak yine de Nusret Bey askeri hapishanede alıkonuldu. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine tüm Anadolu’da olduğu gibi İstanbul’da da hava elektriklendi. Bunun üzerine hükümet ortamı yatıştırmak için aralarında Nusret Bey’in de bulunduğu 40 tutukluyu serbest bıraktı.
       30 Eylül 1919’da Damat Ferit Paşa Hükümeti istifa etti ve yerine 2 Ekim 1919’da Ali Rıza Paşa Hükümeti kuruldu. Bu dönem öyle bir dönemdi ki kendi halinde sükun içinde yaşayanlar bile beklenmedik bir kazaya uğrayıp her an tutuklanması mümkündü. Nitekim Nusret Bey’de daha önce yargılanıp serbest kalmasına rağmen 6 Kasım 1919’da Ermeni tehciri meselesinden dolayı tekrar tutuklanıp cezaevine kondu.
      Nusret Bey hapishanedeyken 18 Aralık 1919’da Divan-i Harp-i Örfi ve Dahiliye Nezareti arasındaki yazışmada, halen cezaevinde bulunan Urfa eski Mutasarrıfı Nusret Bey hakkında Şura-yı Devletçe verilen men’i muhakeme kararının mazbata suretinin mumaileyhe tebliğ ettirildiği açıklandı.
Esad Paşa’nın başkanlığındaki I.Divan-ı Harp-i Örfi 11 Mart 1920’de Nusret bey hakkında Bayburt Müdde-i Umumiliğine bir telgraf çekerek; Bayburt Ermeni tehciri sırasında Nusret Bey’in tutumu ile ilgili bilgi verilmesini istedi.
      15 Mart 1920’da Esad Paşa’nın başkanlığındaki I.Divan-ı Harp-i Örfi Nusret Bey’in sorgusuna başladı. Bayburt ve Ergani-Madeni Ermenileri’nin tehciri dolayısıyla suçlanan Nusret Bey bu suçlamalara karşılık Bayburt ve Ergani-Madeni Ermenileri’nin jandarma muhafazası altında salimen tehcir edildiğini, mallarının da oluşturulan bir komisyon tarafından satılıp parasının sahiplerine verildiğini, belirtti. Daha sonra mahkeme heyeti Bayburt’ta bazı kişilerin ifadelerine başvurulmasını talep etti. Ancak Anadolu ile telgraf haberleşmesinin kesilmesi üzerine Bayburt ile irtibat kurulamadı. Bunun üzerine 20 Mart 1920’deki Nusret Bey’in duruşması bir başka tarihe ertelendi.
      Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin istifası ile yerine 8 Mart 1920’de Salih Paşa Hükümeti kuruldu. Ancak bu hükümet fazla sürmedi ve yerine 5 Nisan 1920’de 4.Damat Ferit Paşa Hükümeti kuruldu. Bu hükümetin en önemli meselesi Ermeni tehciri davalarını hızlandırmaktı. İşte bu amaçla; hükümet 17 Nisan 1920’de I.Divan-ı Harp-i Örfi Başkanlığına (Nemrut) Mustafa Paşa’yı atadı. 26 Nisan 1920’de de “I.Divan-ı Harp-i Örfi Mahkemesi’nin Teşkilat ve Vazifeleri” hakkında bir genelge yayınlayarak; tehcir davalarının öncelikli görüleceğini, yargılamaların gizli yapılacağını ve sanıkların avukat bulunduramayacağını, açıkladı.
      İşte bu nedenle Nusret Bey’in yargılanması sırasındaki tüm duruşmalar gizli yapıldı ve onu avukat bulundurma hakkı dahi tanınmadı. Bu nedenle Nusret Bey’in duruşmalarını günü gününe takip edemedik. Mustafa Paşa başkanlığındaki I.Divan-ı Harp-i Örfi Nusret Bey’in mahkemesine 28 Nisan 1920’de tekrar başladı. Mahkeme heyeti Nusret Bey evraklarını inceledikten sonra 29 Nisan 1920’de bazı gazetelere ilanlar vererek; “Bayburt ve Ergani-Madeni taktil ve tehciri meselesine dair malumatı olanların Divan-i Harp-i Örfi’ye gelerek şahitlik yapmalarını istedi”.
      Bu ilanlardan sonra Nusret Bey’in duruşması tekrar başladı. İddia makamı önce suçlamaları okuyarak; Bayburt ve Ergani-Madeni tehciri sırasında Ermeniler’in ölmesine, mallarının gasp edilmesine, Bayburt Mal Müdürü Ovakim Efendi’nin intiharına, Trabzon’dan tehcir edilen Filoman Nuryan Binti Manu ile 12 yaşındaki hemşiresi Naime Tesmiye’nin ırzlarına geçmesine sebebiyetten dolayı Nusret Bey’in yargılandığını belirtti.
      Bu suçlamalar karşısında Nusret Bey; Bayburt’un harp sahası içinde olması nedeniyle buradaki Ermeniler’in kendisinin idaresi altında ancak jandarma tarafından tehcir edildiğini, bu sırada bölgede herhangi bir vukuatın olmadığını, tehcir edilenlerin mallarının bir komisyon tarafından satılıp parasının da sahiplerine verildiğini, bunun da kayıtlarının sabit olduğunu, belirtti.
      Bir başka gün mahkeme heyeti Nusret Bey aleyhine Hampartsun adlı 12 yaşında bir Ermeni çocuğunu şahit olarak dinleyeceğini belirtti. Nusret Bey bu duruma itiraz ederek olay anında 7 yaşında olan ve şimdi 12 yaşındaki bir çocuğun şahit olarak dinlenemeyeceğini belirtti. Buna rağmen mahkeme heyeti bu çocuğu Nusret Bey’in aleyhinde şahit olarak dinledi. Çocuk olayı yer ve saatine kadar ince ayrıntıları ile anlattı ve Nusret Bey için de Mehmet Nusret ismini kullandı. Bunun üzerine Nusret Bey; bir çocuğun böyle bir olayı teferruatıyla bilemeyeceğini ve kendisinin Mehmet ön isminin sadece nüfuz kağıdında olduğunu ve bu ismi nüfus memurları ve ailesi dışında kimsenin bilmediğini, ancak nüfus memurları vasıtasıyla öğrenilebileceğini, söyledi.
      Bir başka duruşmada Haçator Seferyan adlı bir başka Ermeni aleyhte şahit olarak dinlendi. Bu Ermeni; Nusret Bey’in asker olduğunu ve onun emriyle Ermeniler’in öldürüldüğünü söyledi.
Nusret Bey ise; kendisinin sivil bir idareci olduğunu bu nedenle de şahidin yalan beyanda bulunduğunu belirtti.
       Bir başka gün mahkeme heyeti Bayburt ahalisinden Agoni Markayan, Varsenik Arisyan Arakel ve Erfahi Arakel adlı kadınları şahit olarak dinledi. Bu duruşma başlarken mahkeme başkanı yukarıda belirtilen kadınlara- “Nusret Bey burada mı? Kendisini tanıyor musunuz?” diye sordu.  

Kadınlar
-“Tanıyoruz. Ama burada değil” cevabını verdiler.
Dışarıya çıkarılıp kendilerine gereken telkinler verildikten 10 dakika sonra kadınlar tekrar mahkeme heyetinin huzuruna çıkarıldı. Bu defa kadınlar; “Nusret Bey evet burada”, cevabını verdiler.Daha sonra ismi geçen kadınlar; Nusret Bey’i, Bayburt Ermenileri’nin tehciri, Bayburt Mal Müdürü Ovakim Efendi’nin intiharı ve Trabzonlu Filomen adlı kadının ırzına geçmesi suçlarıyla Nusret Bey’i suçladılar.
      Nusret Bey yine; Bayburt Ermenileri’nin tehcirinin Erzurum’daki 3.Ordu Komutanı Mahmut Kamil Paşa’nın emriyle jandarma tarafından salimen yapıldığını, Ovakim Efendi’nin Mahmut Kamil Paşa’nın tehcirle ilgili emrinin gelmesi üzerine intihar ettiğini ve Trabzonlu Filomen adlı kadına da herhangi bir kötü muamele yapmadığını, bunu da geçmiş memuriyet hayatındaki namuslu yaşamından çıkarabileceklerini, belirtti.
      Ancak duruşma sırasında mahkeme heyeti Nusret Bey’in hiçbir savunmasını kayda değer almadı. Ona bir avukat bulundurma hakkı dahi tanımayarak kaderiyle baş başa bıraktı. Nusret Bey’in geleceği mahkeme heyetinin insiyatifine bırakılmış oldu.
      Nusret Bey mahkeme sırasında değişik tarihlerde eşi ve kardeşine birkaç mektup yazdı. O bu mektuplarda kendisinin suçsuz olduğunu ancak mahkeme heyetinin kendisine mutlaka ceza vereceğini belirtti.
      Nusret Bey’in duruşması bittikten sonra mahkeme heyetinden Ferhat Bey Nusret Bey’in vazifeyi suistimalden üç sene cezalandırılmasını istedi. Bunun üzerine mahkeme başkanı Mustafa Paşa ve diğer üyeler Nusret Bey’in idamını istediler. Uzun tartışmalardan sonra mahkeme heyeti Nusret Bey’i 15 ay kürek cezasına çarptırdı ve mazbata-yı hükmiye de bu suretle tanzim edilerek 4 Temmuz 1920’de mahkeme heyetince imzalandı. Ancak hemen ardından Mustafa Paşa başkanlığındaki I.Divan-ı Harp-i Örfi azalarından Ferhat Bey’in dışında tekrar toplanarak Nusret Bey’in idamına karar verdi. Bu kararın geçerli olabilmesi için azadan Ferhat Bey’in de imzalaması gerekiyordu. Bunun için de Ferhat Bey’in ya ikna edilmesi gerekiyordu ya da istifa ettirilerek yerine bir başkasının tayin edilip onun imzalaması gerekiyordu. İşte bu amaçla 27 temmuz 1920’de Ferhat Bey III.Divan-ı Harp-i Örfi azalığına tayin edilip yerine Mirliva Niyazi bey atandı. Bunun üzerine 27 temmuz 1920’de Nusret Bey’in idam kararı mahkeme heyetince imzalandı. Bu karar 4 Ağustos 1920’de padişah tarafından onaylandı ve 5 Ağustos 1920’de de İstanbul Bayezit’te infaz edildi.

                                                             Yrd. Doç. Dr. Bayram AKÇA


İftira edilen, milletin parasını çaldığı iddia edilen bu şerefli ve namuslu Türk evladının arkasında bıraktığı yetimlere kalan parası, yamalı pantolonundan çıkan 1 liraydı!
      Yanyalı Nusret Bey idam edilmesinden önce eşi Hayriye Hanım’a ve kardeşi Cevdet Bey’e mektup yazmıştı. Kardeşine yazdığı mektupta Yanyalı Nusret Bey şöyle vasiyet ediyordu:
“Küçük çocuklarımı, zevcemi yalnız ve pek fakir bırakıyorum. Beş gün sonra yiyecekleri bile kalmayacaktır. Allah aşkına sokaklarda bırakma. Validesi çocuklarımın terbiyesine baksın. Babaları mücrim değil, şehittir. İşte son nefesimde hiçbir şeyden korkmayarak vicdanımdan kopup gelen şu ifadelerimi sana iblağ ediyorum. Vatanım yaşasın, elbet bir gün gelir hesabı sorulur. Masumların ahı büyüktür.
      Bir masumun kanıyla oynayan şu Mustafa Paşa’nın hainane hareketleri bu dünyada kendisine kar kalacak mı? Sabır tavsiye eder ve aileme sefalet çektirmemenizi rica ederim. Bilirim, senin de halin müsait değildir. Fakat ne yapalım, senden başka kimsem yok. Elveda kardeşim, hakkınızı helal ediniz.”
Ruhun şad olsun aziz şehit. Vatan seni unutmayacaktır.


NOT:
Günümüzdeki siyasallaşan yargıyı , olayın olduğu tarihte çocuk olan yalancı tanıkları, her biri Türk olmayan veya Türk'lüğünden onur duymayan yargılayıcıları, bunların dayandığı şer güçlerinin soylarını ve soysuzluklarını bir düşünelim, tarihin tekerrürünü acı acı görüyor ve susuyoruz, bize bir hal oluyor, aklıma mukayet ol ey Tanrım..
Soysuz Nemrut Mustafa aslen Süleymaniye'li bir kürt olup, 1. dünya savaşında şehit olan askerlerimiz için ''onlar şehit değil köpek ölüsüdür'' diyen bir alçaktır. Milli mücadelenin kahramanları başta Mustafa Kemal olmak üzere haklarında idam kararı veren bir haindir. Bu soysuz hakkında gereken yapılmış ve milli mücadeledeki diğer hainlerle birlikte 150 likler listesiyle sürgün edilmiş ve yurt dışında ölmüştür. 
Mehemet ERDOĞAN

30 Kasım 2010 Salı

GÜL DİKSİNLER YOLLARA







GÜL DİKSİNLER YOLLARA

Gönüllü katlanıyorum dayanılmaz yokluğuna
Boğazımda boğum boğum düğümler,
Gözlerimde tutamadığım göz yaşlarım,
Kulağımda, yüreğimi dağlayan titreyen sesin,
Katlanacağım bir tanem, katlanacağım.
Yıldızlar ne kadar yakın demiştin,
Elbette yakın olacak sana yıldızlar.
yıldızlar minik, yıldızlar sönük,
yıldızlar senden alacak ferini,
yıldızlar yıldızlığından habersiz.
Kapısız tuvaletini, camsız pencereni göstereceksin,
Yani memleketimin gerçeklerini,
İnsan olmanın asgari şartlarını sıralıyacaksın.
Bakın yıldızlarım diyeceksin;
Fedakar, cefakar, çalışkan, dürüst, temiz olmalı insan.
Sevgi dolu olmalı, karabaş köpekten ipek kanatlı kelebeğe kadar.
Sonra, dağlarını taşlarını sevmeyi öğreteceksin,
Issız patikasını, bakımsız asfaltını yurdumun.
Katlanacağım ayrılığına bunun için hasretim,
Uykularımda görüp hasretliğini gidereceğim,
Varsın kaçsın uykularım.
''Ben iyiyim baba, üzülme'' dediğin gelecek aklıma,
Ne kadar büyüksün, küçücük yavrum,
Ben gözlerimle ağlarken,
Sen yüreğine indiriyorsun göz yaşlarını.
Ne kadar kutsalsın fedakar ÖĞRETMENİM,
Senin yaşında insanlar diskolarda barlarda,
Sen yıkık dökük okulunda YILDIZLARINLA.
Katlanacağım yokluğuna güzel gözlüm,
Lastik pabuçlu, gözü çapaklı çocuklar
İnsan olsunlar yeterki.
Gözleri çakmak çakmak olsun.
Sırlarını bulsunlar yaşamlarının.
Yinede sevsinler memleketimin
Dağını ovasını, dalını yaprağını,
Gül diksinler yollara, sen bize kavuşurken,
Gül dökeceğim yollara biz sana kavuşurken ... 





Mehmet ERDOĞAN  
Yeşilhisar 16 Eylül 1996

ANNELERİN EN MUNİS'İNE



ANNELERİN EN MUNİS'İNE 



UYKUSUZ GECELERİN BİTİNCE GÜLÜM,
ÖLÜMSÜZ OLACAKSIN ESERLERİNLE ..


ÖZLEM'İN LE, AĞARAN SAÇLARIN,
ÖZDEN'İN LE,
 KARARAN GÖZLERİN,
 ÖZGÜR'ÜN LE,
 BURUKLUĞUN KAYBOLACAK.
  DİPSİZ KUYULAR YERİNE, BERRAK PINAR BAŞLARI
MEKANI OLACAK DÜŞLERİNİN.
SAÇLARINDA AK ÇİÇEKLER,
GÖZLERİNDE YAKAMOZ PARLAKLIĞI,
YÜREĞİNDE SERİNLİK ..

KISKANMAYACAĞIM SENİ
ANA KADINIM.
BİRLİKTELİĞİMİZ TOPRAK OLANA KADAR,
YÜREĞİN YÜREĞİM,
GÖZLERİN GÖZLERİM OLSUN YETER ...


                                           Mehmet ERDOĞAN
8 Mayıs 1988 (Anneler günü hediyem)


28 Kasım 2010 Pazar

AMANIN KİMLER GELMİŞ






AMANIN KİMLER GELMİŞ ?

 

Sanki kırk kurbanla arayıp buldum,
Babanın yanına balağım gelmiş.
Duluğu sellim de kafası kelim,
Tek ayak çoraplı çolağım gelmiş.

Kucak mı istiyon söyle aslanım,
Sırtıma sırt ver de sana yaslanım,
Sen orada uyu ben de seslenim,
Sırtından muskalı ulağım gelmiş.

Sesime ses kat ta bulayım seni
Gel de kucağıma alayım seni,
Ben hangi beşiğe beleyim seni ?
Yüz meyve kokulu çileğim gelmiş.

Ayaklar tepinir kaşları çatık,
Sadece süt içer istemez katık,
En derin uykuya beş dakka yatık,
O uyku sersemi, salağım gelmiş.

Ee derim uyumaz, ceee derim susmaz,
Akşamaça ağlar sesini kesmez,
Yalandan sallarım tongaya basmaz,
İlla kucak diyen şeleğim gelmiş.

Yanına uzanıp sinek kovarım,
Ne kadar kızsam da gene severim,
Hele az büyüsün sonra döverim
Şimdi gözüm nuru meleğim gelmiş.

Hiç razı olmuyor yere koyunca
Beş kişi koşuyor bir vee ! deyince
İki koldan iki iğne yiyince,
Gözleri baygınım lalağım gelmiş.

Ahmet Türker 10:34

27 Kasım 2010 Cumartesi

ÖMRÜMÜN RESMİ

ÖMRÜMÜN SAYFALARINDA BOZKIRIN RESMİ HİÇ EKSİLMEDİ


              Hem yetim hem öksüzmüş annem. Ondördüne gelmeden gelin etmişler. Şikayeti yoktu kadere. Onun merhameti, kurda kuşa sevgisi, beş çocuk arasında banada nasip oldu. Babam Çakırın Hasanhüseyinin cefakar üçüncü oğlu. Yokluk ve çilenin yumağında sevgi ve duygu yoğunluğunu hepimize yetirdi.
             Çocuklarım oldu, üç gülüm. Annelerinin emekleri boşa gitmedi. Varlıklarından gururlandım,
sevinçlerinde ağız dolusu gülmeyi, kederlerinde dünyanın hiçliğini farkettim.
              Yıllar çabucak geçti. Saçlarımdaki aklar sakalımdakilerle yarışırken Umudum göğerdi. Hayata yeniden yelken açar olduk. Minicikti sazımın sesine gönül verdiğinde. Sanırsın küçücük yüreği turnaların yüreği. Avuçlarında hissedersin bir bozlak dinlediğinde. Hayat dolu Umudum. Hele annesi yanındaysa. Bazan doktor olur babası gibi, bazan paşa olur, memleketimin hayınlarına günlerini gösterir.
             Bir yüreğim ikiye bölünür Tunamla. Yiğitmi yiğit, onurlumu onurlu, gururlumu gururlu bir akıl küpü. Bana tutkuyla bağlı oluşu sevindirir en çok. İki kınalı kuzunun hasretliği yıllar öncesi dayılarına açtığım gönül defterimi yine açtırdı. Eski dizelerimi okur oldum sıklıkla. ''Umutlarım yücelerde, hayallerim senle coşkulu''..   
             Bazan savrulan yaprak misali gideceğim yerleri düşlerim, bazan yolun sonundaki başlangıcı. Can bu tende durdukça yüreği yüreğim, gözleri gözlerim olan sevdamla, gittiği kadar gitsin be adam der geçerim.
              Kurda kuşa, toprağa suya, çiçeğe böceğe, insana hayvana, şarkıya türküye, doğruya düzgüne, kıpır kıpır eder yüreğim. 
                VELHASIL ''YARADILANI SEVERİM YARADANDAN ÖTÜRÜ''...


                                         Mehmet ERDOĞAN

HOZAT'LI HAYDARLA YEŞİLHİSAR'LI MEHMET





HOZAT'LI  HAYDAR'LA

YEŞİLHİSAR'LI  MEHMED'İN ANISI

       Bir sitede dolaşırken eski günlerimi yad edeyim dedim ve Kıbrıs'ta savaştığım yerleri dolaşmaya başladım gökyüzünden. Bazı resimleri inceliyordumki nefesin kesildi adete. Benim yıllardır hüznüm, gururum Haydar Saban Asb.ın şehitlikteki onurlu yerinin resmi. Uluslararası bir sitede bu çarpıcı resmi koyan insanı kutlamak için not yazdım ve aşağıdaki anılarım çıktı. Siz değerli DOSTLARIMLA paylaşmak istedim. Değerli zamanınızı almama değer umarım.

Mehmet Erdoğan:
 
       Murat bey, Sevgili Haydar abimizin resmi beni yıllar öncesine götürdü. Gözlerim buğulandı. O bizim efsanemizdi, ozanımızdı, ince ruhundan esinlendiğimiz yiğidimiz di. Çok ilginç bir şey yapmışsımız, resmi tamda şehit olduğu yere koymuşsunuz. Bilinçli ise,  akrabası olmalısınız, özel anılarımızı paylaşmak isterim sizinle. Şunu da özellikle belitmeliyim ki, bu yurdun doğusu batısı vardır, ancak ben Tunceli'li Haydar'la Kayseri'li Mehmet mermilerin altında son damla suyumuzu paylaştık, hayatı ve ölümü paylaştık. Elinize sağlık, emeğinize sağlık.


Dr. Murat Erdoğan :
 
         Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Haydar Beyle bir akrabalığım yok. Sadece hemşeriyiz. Kıbrıs'a defalarca gittim. Oraları görmeyen hikayeleri bilmeyen anlamıyor. Hele Kıbrıs'lılar. Öyle rahat ve umursamaz tavırlar içindeler ki! Bu fotoğrafı çekerken amacım ülkemde horlanan bir bölgenin insanının ülkesinin ortak ülküsü için sizin gibi arkadaşları ile kader birliği yapışını vurgulamak istedim. Yine de ortak anılarınızı duymak ve izin verirseniz bu sayfalarda yayınlamak isterim. Saygılarımla.



Mehmet Erdogan :
 
            Murat bey, hassasiyetinize ve düşüncelerinize teşekkür ederim. Haydar abimizi üç yıl samimi bir arkadaşından dinliyerek tanıdım. Çok iyi bir insan olmasının yanında iyi bir paraşütçü, iyi bir kayakçı ve komando olmanın her türlü özelliklerinin mümtaz taşıyıcısıydı. 1974 te Kayseri'ye atanınca Haydar abiyle tanişacağım için heyecanlanmıştım bile. Kayseri'ye vardığımda hemen aradım, komando ihtisas kursunda olduğunu öğrendim. Nasıl olsa bir gün karşılaşacağız derken harekat geldi çattı. Kıbrıs'a, dediğiniz gibi tarihi ihmalkarlığımızın telafisi için gittiğimizin ikinci günüydü. Boğazda bir korulukta verilecek görevleri beklerken , dal gibi kara yağız bir Asb. geldi yanımıza ve tanıttı kendisini. Ben Haydar der demez sarıldık birbirimize. Kursu yarım bırakıp savaşa koşmuştu. Ulaştıramadığım selamları söyledim. Sevinçten küçüldükçe küçüldü gözleri.

          Bir yandanda bulunduğumuz yerin belli olmaması için gayret sarfediyorduk, ama kışlada birbirine selam vermiyen askerler göz aşinalığı olanla sarmaş dolaş oluyor ve buna bir türlü engel olamıyorduk. Sabaha kadar gözümüzü kırpmadan, günlerdir uykusuz kalmamıza direnerek sohbet ve görev karışımı sabahı ettik. Her yönden düşman gözetlemesi olduğunu biliyorduk ama ölüm bizim için çokta önemli değildi. Kaygımız askerimizin sağlığı ve görevi aksatmamaktı sadece. Şafak atmış günün kızıllığının farkına varmadan kumanyamızdan bir lokma olsun alalım, güne hoş geldin diyelim dedik. Haydar abiyle sert peksimetimizden paylaştık, sırtımızı bir ağacın gövdesine dayadık, sigaramızdan birkaç nefes aldık, ama yüzünü görmek için karşısına geçtim. Bir ses geliyordu, hiç alışık olmadığımız. Islık çalıyordu adeta. Bazan ıslık sesi önümüze, bazan arkamıza düşüyor ve büyük bir gürültü ile savaşta olduğumuzu hissettiriyordu. Bunlar top ve obüs mermileriydi. Askerlerimizin hareketi yerimizin belli olmasına neden olmuştu. Bir ıslıkta bizim için çaldı. Geldi bulunduğumuz ağacın üstüne çarptı. Patlayan mermi yüzlerce parçaya bölündü ve oluk gibi üstümüze geldi. Haydar abinin boynunda kanlar akıyordu. Bir askerimizin ayağı kopmuş, bir yandan bot bağını çözmeye çalışıyor, bir yandan ''banada götürün banada diyordu. Şaşkınlıktan çözüyordu botunu, çünkü ayağını deri tutuyordu sadece. Banada götürün derken egeli olduğunu anlatıyordu sanki. Yakında ilk yardım yeri vardı ve ben sağlamdım. Haydar abinin sağ veya şehit olduğunun muhakemesini yapmadan omuzlayıp ilk yardım yerine götürüp sağlıkçı Asb.ya yalvarmıya başladım. Sanki her şeye muktedirmiş gibi geliyordu o Asb.  bana. Ama o da başaramadı. Kütüklüğündeki sağlam fişekleri bile yaralayan o şarapnel parçaları, Haydar'ımızı da elimizden almıştı.
           O hain şarapnel ve Haydar abimin kanıyla dolu ezik mermi kaldı geriye. Yıllardır en büyük hazinem diye saklarım onları. Bir yolunuz düşerde gelirseniz çıkınımda özenle sakladığım hazinelerimi sizede gösteririm, ama yıllar kan izlerini kaybetti. Yüreğimin sızısını hiç yitirmedim ama. Hala kanar, Haydar dedikçe, dal gibi karayağız bir Asb. görünce...
   
MEHMET ERDOĞAN

KİRPİĞİNDEN DARAĞACI KURARAK


KİRPİĞİNDEN DAR AĞACI KURARAK



Ayrılık her zaman kavgayla olmaz,
Kimisi konuşmaz, susar da gider
Uğruna kul, köle olursun bilmez,
Çiğneyip üstüne basar da gider.

Nergisi, sümbülü, laleyi dersen,
Hepsini götürüp yoluna sersen,
Üstelik kalbini hediye versen,
Et parçası sanıp keser de gider.

Bahanesi olur üzümün çöpü,
 Elmanın kabuğu, armudun sapı,
Üçün karesiyle ikinin küpü,
Eşit değil diye küser de gider.



 
 Kurşun değil, acı sözle vurarak,
Hatırını yıkıp, gönül kırarak,
Kirpiğinden darağacı kurarak,
Zülfünün teliyle asar da gider.
Şahin Yılmaz

ÖZ YURDUNDA PARYA OLMAK


ÖZ YURDUNDA PARYA OLMAK
Yurduna sadakati içselleştirmiş, bunu ibadet aşkı gibi görmüş bir neslin devamı insanımız. Yeşilhisar’lı kadar kaderci, vefalı ve çilekeş az yöre var Anadolu’muzda. Savaşın tüm acılarını her hanesinde hissetmiş, Of dememiş. Cepheden cepheye koşan dedelerimizden sağ dönebilenlerin Yeşilhisar’a dönüşlerindeki şaşkınlıkları kuşaktan kuşağa nakledilir, iç sızısıyla. Kimi yavuklusunu, kimi yavrusunu, kimi anne, babasını kara toprakta bulur. Hastalıktanmı hasretlikten mi, yoksulluktan mı kara toprak olurlar düşünmeye bile fırsatı yoktur. Yurdunun imar ve inşasında karınca gibi çalışır. Kimi koca iller ilçeleriyle birlikte 10–20 şehit verirken, küçücük ilçemiz 37 yiğidini Çanakkale’de toprağa vermiş. O koca iller, emeği, kanı ve teri olmadığından, varlığını sorgular olmuş yurdumun. Yine iş, çorak toprakların yüreği harlı, elleri nasırlı evlatlarına düşmüş. Nimeti ve külfeti eşit paylaşmak sözde kaldı yıllarca. Bürokrat ve yönetici konumundaki hemşerilerimiz hak hukuk ve adaletle muameleyi düstur edinirken, azınlık psikolojisi ile el oğlu birbirini tutmuş, kollamış, kayırmış. Son yıllarda, "kendi öz yurdunda parya"  gibi görülen insanımıza kol kanat geren büyüklerimize, şehrin emanetini vermiş insanımız, minnetle, şükranla..

Savaşın faturasını en çok ödeyen insanımız, toprağının çorak ve kuraklığına aldırmadan bir yandan ekmiş dikmiş, bir yandan dualarla yağmur gözlemiş. Modern tarıma geçememişiz yıllardır. Ticaret olmamış para olamayınca. Sanayi hiç olmamış. Kısır bir döngüde giderken, bizi birbirimize düşürecek ne kadar melanet varsa, önümüze konmuş. Farklılıklarımız, kimi siyasetin, kimi ticaretin, kimi şehrin çıkarına kullanılmış. Bir kez de farklılıklarımızı Yeşilhisar’a güç olarak kullanmayı becerememişiz.

Günümüz sivil toplum kuruluşları günü. Günümüz örgütlü toplum olma günü. Yarından tezi yok hepimiz, bu örgütlülüğün gereğini yapmalıyız. Siyasi partilerde, sendikalarda, odalarda, dernek ve cemiyetlerde önce var olmalıyız, sonra yöneten. Yada yönetmeye talip olan hemşerilerimize omuz vermeliyiz. Tek hedefimiz olmalı, Yeşilhisar ve Yeşilhisar'lı. Bulunduğumuz her ortamdaki olanaklar Yeşilhisar öncelikli olmalı. Bu anlayışla hizmet edeceklere minnet ve şükranlarımızın yanında iç huzuru da verecektir yaradan. Balık bilmezse Halik bilecektir mutlaka.

Farklılıklarımızın Yeşilhisar’ımıza güç vereceği günlerin özlemleriyle tüm hemşerilerimize selam, sevgi ve saygılar..

Mehmet Erdoğan

CANIM ÖĞRETMENİM

CANIM ÖĞRETMENİM

Damlardan kürünen karlar yolları kaplardı. Küçücük adımlarımızla metrelerce karı serçe sıçramalarıyla aşar giderdik , mazot kokulu okulumuza. Sırtımızda güneşten harelenmiş önlüğümüz vardı .
Eller çıplak, minicik ayaklarda lastik ayakkabılar. Akşama donduğumuzu farkederdik sadece, birde sınıfa girdiğimizde öğretmenimizi görünce. Kocaman elleri tebeşir tozuyla bir başka güzelleşir, öksüz Hilmi'nin alışamadığı baba özlemini gidermek için, saçlarını okşarken bir başka güzelleşirdi. Pantolonu kaç yıllıktı kim bilir, ama hep ütülüydü. Gömleğini kolasız , ayakkabısını boyasız hiç görmedim .
Sevgi sözcüğünün anlamını henüz öğrenememiştik, ama Hilmi'nin saçlarının okşanması, derslere kendini veremediğinde hepimizin anlayışla karşılamamızdı sanırım bu kavram. Hasta olan birimizin hastalığına , hepimizin yanmasıydı , baharda açan akasyaların kokusu , bayram arefesinde babamın satmak zorunda kaldığı sarı ineğimizin, giderken içine akıttığı göz yaşlarıydı sevgi. Başka değerleride öğretti , öğrettiğini hissettirmeden. Çalışmaktı, sevgiyide katarak öğrettiği. Sabah erkenden kalkıp babasına hamur yoğurmada yardım eden Mehmedi sevmesi bir başkaydı. Çalışkandıda Mehmet. Somun kokusu sinerdi her yanına. Ana kokusu ve somun kokusu kardeş kokulardı kavruk bedenlere. Anne ve baba sevgisiydi, öğretmenimin sesinde hissettiğimiz. Doğruluk, dürüstlük, vatan , bayrak aşkı, temizlik, bir parçasıydı kimliğimizin.
Hiç sıkıntılı görmedik, halbuki kiralık evinde kömürsüz kışı nasıl çıkarırdı , yıllar sonra sorar olduk kendi kendimize. Yemez içmez uyumazdı sanki, olağan üstü bir değerdi bizim için. Hasta bile olmaz sanırdık. Bir gün yerine başka bir öğretmen geldi sınıfımıza. Öğretmeniniz hasta, bile diyemedi üzülmeyelim diye. Hasta olmuştu, olmaz sanırken. Ziyaretine gittik ülülerimizle, gavurgalar götürdük, simitler götürdük, yiyemediğimiz portakallardan götürdük. Götürdüğümüz hediyeleri bize yedirdi, ama sevinçten iyi oluverdi sanki. Kalbimizin pırpır ettiğini hissetiki, birkaç gün sonra sınıf kapımızdan yine girdi, dağ gibi. Bembeyaz dişleri bile gözüküyordu gülerken.
Yıllar sonra karşılaştığımızda hala gülüyordu , sevgi dolu, mutluluk , şefkat dolu. Kocaman ellerinden öpmemize artık fırsat veriyordu. Yaşlanmıştı kendince. 
Toprak olmak, böyle olsa ne yazar. Her yürek çırpmasında ona sevgiler sunulan, yüzlerce bedende bir yanını bırakıp gitmek. Her 24 kasım beklenmeden hep 24 kasımı yaşamak. Nasıl bir duygu sevgili öğretmenim, canım öğretmenim....
Mehmet Erdoğan

AKIL ONU , O YEŞİLHİSAR'I TERKETTİ




 AKIL ONU , O YEŞİLHİSAR'I TERKETTİ


Rivayet edilirki, dayısı Mustafa , özürlü haliyle, küçücük Hacı
bebeği korkutur. Gözündeki ışıltı, yerini dehşete bırakır. Bir serçe kadar ürkek, bir ceylan kadar korkar olur. Belkide genlerinin azizliğidir , Hacı aklını yitirmiştir küçücük yaşında. Yaradanın verdiği en büyük hazinesinin kaybının bile farkında değildir.
Hazin halinin çilesini çekmek hem Hacı'ya hem anne babasına, hemde çevresine düşer. Çocukluğun ele avuca sığmaz halleri, onda başka başka davranışlarla hayat bulur. Bir kuş lastiği alır eline. Öç alır gibi düşürür serçeleri , sığırcıkları , kumruları pıııt pıt. Boşluklarda ampul ısırır, çivi ile oynar. Akranlarının ağız dolusu gülüşleri onun dişlerinin gıcırdamasına kadar varan sinirlenmesine neden olur. Toplumumuzun onu teskin etmesi, sigaraya alıştırmak olur. Bir başka tutkuyla çeker zift, katran dolu dumanı ciğerine. Ömrünce can yoldaşıdır artık sigara.
Gün gelir, anne ve babasıda göçüp giderler, Hacı'yı memleketin merhametine terkederek . Yazın sıcağını, kışın ayazını, mavi siyah karışımı ceketi ile geçirir. Bazan uzun bir paltosuda olur, ancak hareketlerindeki çabukluğa engel olduğundanmıdır nedir çokta giymez kara paltosunu. Bazan samanlıklardır mekanı, bazan bir tahta sandalye, bazanda engebesinin farkında olmadığı duman rengi döşeği. Açlığa pek aldırış etmez, yeterki siğarası eksik olmasın.
En büyük keyfi, durak kahvesindeki kayısı ağacının altında kendine özgü sigara tellemesi. Yaz olsun kış olsun, güneş olsun kar olsun, her gün ikindi vakti gelir o ağacın altına. Sıkışıklığını gideriverir oracıkta, vakit kaybetmeden çıkarır çeketini serer ıslattığı yere ve yatar üstüne. Dudaklarını yakan sigarayı yeniler. Dumanını yılların hasretini çeker gibi çeker, çeker... Çeketin bir yanıyla kafasını saklarken, bir kolundanda üfler ciğerindeki dumanı.
Acelesi varmış gibi yaşaması, ömrünün süresinin farkında olmasındandı sanki. Kış gelmeden , tipi ayaz gelmeden gidişi , vicdanlardaki yükün hafiflemesine neden olsada, bir rengini kaybetti Yeşilhisar. Kurban bayramı arefesinde, hemşerilerinin gurbetten gelişine rastladı ölümü. Onu son yolculuğuna uğurlayan insanımızın çokluğu, akıllara sığacak gibi değildi. Akıllı sandığımız pek çok insana nasip olmadı bunca kalabalık. Hacının tabutuna omuz verenlerin içtenliği, insanımızın yüceliğinin bir göstergesiydi elbette. Çıkarsız sevgi, merhamet duyguları, yüceltmezmi insanı? Deliden veli olmaz özdeyişine inat, Hacı'ya sarılmak, baş üstünde götürmek, Kılcanın bağrına teslim etmek.
Her geçen gün bir başka seviyorum seni memleketim. Kıraç toprağına, boğazımda düğüm düğüm olan suyuna, çıplak ama kenger sakızlı , kekik kokulu dağına, buludulu, karaburculu bağına, can feda, canlar feda..

Mehmet ERDOĞAN

GIRCI GIRÇMIŞ ÇİÇEKLERİMİZİ




GIRCI GIRÇMIŞ ÇİÇEKLERİMİZİ


Hafta sonu sözümde durdum ve ''dağlarına bahar geldiğinde memleketimin'', memleketime gittim. Bahar tüm güzelliğiyle, sevimliliğiyle geldiğini müjdeliyordu. Ne kadarda özlemişim bu kadarcık kısa sürede. Eş dost ziyaretleri ve güzden diktiğim fidanlarımı ziyaret asıl amacım. Hepsi tutmuş, sürgünler vermiş çiçekler açmış. Soğuktan kurtulan çiçekler meyveye durmuş. Bir fidanımda üç aşı vardı. Şekerpare, ağustos ve adana eriği. Evin duldasında bizi bekliyorlar sanki. Erik almış başını gitmiş göğe. Başı göğe ermiş, kayısılara inat. Dağları yeşil kadife, bahçeleri kar beyazı ve yeşil karışımı, yaşamın umudun, tazeliğin rengi her yer.
Güneş pırıl pırıl, hava sırf oksijen. Ciğerleriniz doluveriyor neşeyle sevgiyle dostlukla. Herkes yürekten selamlıyor birbirini. Hafta sonu bile olsa tatildi bizim için. Ayda bir de olsa, yakın ve gönlü yakın hemşerilerimiz için sosyal bir etkinliğe dönüşmesi fikri geldi aklıma. Yerel sanatkarlarımızla türküler çığırmak, bürokratlarla tanışmak, hemşerilerimizle yarenlikler etmek , bizleri bırakıp gitseler de gidenlere dualar etmek fırsatı, olabilecek en büyük tatil olur . Sırtımızı Ankara’ya dayayamıyoruz madem, sırt sırta verelim, ne dağlar devrilir gösterelim ele aleme. Yılda bir festival yetmemeli. İç turizm denilen olgu budur işte. Böyle fırsatlar arayan gençlerimiz, Sultan sazlığının fotoğraflarını çekip, sanatın bir kolunda uzmanlaşıverirler, kınalı kekliklerle, katar katar turnalarla, gövel ördeklerle. Derebağ da dut yarışları, baya çayında yürüyüş , kaleye tırmanma, dostlarla arkadaşlarla , ailemiz ve çocuklarımızla hayalde kalmamalı. Kahve ziyaretlerinden kurtulmalı kendi gurbette, gönlü sılada hemşerilerimiz. Bu o kadar zor bir organizasyonda değil . Yeter ki, sırt sırta vermiş insanımıza bir öncü yeter.
Soğuğun bitiremediği meyveye durmuş çiçeklerimize birde gırcı yağmış . Gırcı gırçmış kalan çiçekleri. Ne yapalım Hak'tan gelene?. Gönlümüzün çiçekleri solmasın, umutlarımız bir başka bahara kalmasın, sevgiyle kalın, sağlıkla kalın.

Mehmet ERDOĞAN